Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- Cep Telefonu Modelleri
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Seo Fiyatlari
- Seo calismasi
- Spot İphone
- Spot Telefon
- Spot Samsung
- replika samsung s4
- replika samsung s5
- replika samsung note 3
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- replika telefon google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- Samsung İphone Cep Telefonu Aramalari
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus
replika telefon,ndan islam bilgisi33
replika telefon,ndan islam bilgisi33 bugün replika telefon sizin icin replika telefon yazıyor paylasıyor ve sizlere sunuyor replika telefon daima sizler icin güzel yazılar yazmaya devam edecek
replika telefon diyorki Bakınız, Japonlar hıristiyan olmadıkları hâlde, bugün gavret çalışma azmi ve dürüstlük neticesi olarak optikde Âlmfnları oto mobıl sanayimde Amerikalıları geçdiler. Bu sene, Japonyadâ beş-buçuk milyon otomobil yapıldı ve bütün dünyânın parmlgı ağzın da
Ey müslimân okuyucularımız! Bugünkü Incîli gördünüz. Biz u ncıh sızın gözleriniz önünde dilim dilim ayırarak inceledik.’ Tarafsız olduğumuza herhâlde siz de inandınız. Şimdi sıra, bizim dinimizin kitabı olan Kur’ân-ı kerîme geldi. Onu da temâmiyle ta-ınceliyeceğiz. Bu inceleme bittikden sonra, kiki Allah kelamının hangi kitâb olduğunu siz de bütün açıklığı İle bir kerre dahâ görmüş olacaksınız.
Eski Ahid ktsmmda Arab 'rkmdan bir Peygamber geleceği yazılıdır. Şöyle ki; Tesnıyenın 18:15 mcı ben-Lde hazret-i Mûsânm İsraillilere: (Rab sizin deşlerinizden benim gibi bir Peygamber çıkaracakdır) dediği yaz İldir Burada bahs konusu olan İsraillilerin kardeşlen, ya m Is-mâîliler (Arablar)dır. İşte İncilde yazılı olan ve Arab "¦kmdan gereği söylenen bu son Peygamber, hazret-i Muharnmed.
Müslimânların kutsal kitabı KuJTn-ı keSr. Kufân-ı kerîm cenâb-ı Hak tarafından Peygamberimiz hazret-i Muhammede (sallallahu aleyhi ve sellem) ArTbca olarak vahy olunmuşdur. Aradan 1400 sene geçmiş olma-mS rağmen! tek kelimesi, hattâ tek harfi değişmeden kalmışdu^ Kur’ânı biraz anlayacak kadar Arabca bilen herkes, hangi dinden Lrsa olsun, onu okuduğu zeman mukaddes kitâb hakkında Nişancızâde Muharnmed Efendinin (Mirât-ı kâlnât) adlı kitâbında şu bilgiler vardır: Musa aley-hisselâm, Medayn şehrinde Şuayb aleyhisselâına on sene hızme etdikden sonra, anasını ve kardeşini ziyâret için Mısra giderken Tûr dağında kendisine Peygamberlik verildi. Kendisine on levha indi. Mısra gitdi. Dönüşde yine Tura uğrayıp Allahü teala ile ko-nuşdu. Kendisine kırk cild Tevrât nâzil oldu. Her cıidde bm sure her sûrede bin âyet vardı. Hakîkî müslimânlığı öğrendikden sonda, onun câzibesine ka-pılmıyacak kimse yokdur. (Müslimânlık ve Hıristiyanlık) kitâbı-mızı incelerseniz, birçok Hıristiyan ilim adamlarının, mühim mevkilerde bulunan Hıristiyanların seve seve ve hiç bir te’sîr altında kalmadan dinlerini değişdirerek müslimân olduklarını göreceksiniz. Kitâblarımızı okumuş olan bir müslimân, misyonerlerin yu-kardaki propagandalarına ancak güler. Çünki, Hıristiyanlığın re-fâh, servet, bereket, egemenlik getirdiği hakkında söyledikleri sözler hiçbir zeman doğru değildir. Hıristiyanlığın bir memleketin gelişmesine, ilerlemesine, uygarlaşmasına, zengin olmasına hizmet etdiği şöyle dursun, temâmiyle aksine olarak, bütün bunlara mâ-, ni’ olduğu, Hıristiyanlığın bütün gücü ile hükm sürdüğü Orta Çağ’da görülmüştür. Fanatik (müte’assıb) Hıristiyanlar, her ilerleyişe, her atılıma mâni’ olmuşlar, herşeyi günâh saymışlar, insanların dünyâya ancak çile çekmek için geldiğini ileri sürerek, eski Yunan ve Roma ilm adamlarının ve filozofların eserlerini ortadan kaldırmışlar, eski uygarlık anıtlarını yakıp yıkmışlar, dünyâyı karanlığa sokmuşlar, harâbeye çevirmişlerdir. Ancak, Islâmiyye-tin zuhûrundan ve dünyâya yayılmasından sonra eski medeniyyet (uygarlık) eserleri tekrar meydâna çıkarılmış, eski fen bilgileri, müslimânlar tarafından elde edilen yeni buluşlarla zenginleşdirile-rek, okutulmaya başlanmış, birçok üniversiteler kurulmuş, sanayi’, ticâret gelişmiş, insanlar sulh ve refâha kavuşmuşdur. Orta Çağda ilm, fen ve tıb yalnız müslimânlarda olduğundan, Papa İkinci Silvester, Endülüs İslâm Üniversitesinde okumuş, İspanya krallarından Sancho, hastalığını tedâvi ettirmek için, İslâm hekimlerine başvurmuşdur. Yeni parlak bir çağ olan (Renaissance) ın kurucuları, müslimânlardır. Bugün hakbilir bütün batılı ilm adamları, bunu kabûl etmekdedir.
Hıristiyanlığın beşeriyyete ne getirdiği hakkında en güzel sözü meşhûr Alman filozofu Nietsche söylemişdir:
(Hıristiyanlığın dünyâyı çirkin ve fenâ görmek arzu ve doktrini, dünyâyı hakîkaten çirkin ve fenâ yapmışdır.)
Misyonerlerin ileri sürdükleri ikinci husûsa ya’nî bugün Hıristiyanların refâh içinde olmasına karşı müslimân memleketlerinde bulunan halkın fakr ve perîşân olmasına gelince, çok doğru olan bu keyfiyyetin din ile hiçbir ilgisi yokdu.
Mûsâdan ve Hârundan ve Yûşâdan ve Uzeyrden ve îsâdan başka kimse Tevrâtı ezberlememişdir. Hazret-i Mûsâ, Allahü teâlânm emri ile altın ve gümüşden bir sandık yapıp kendi yazdığı Tevrâtı içine koydu. Başka Tevrâtlar da yazdırdı. Kudüse yakın bir yerde yüzaltmış yaşında vefât etdi. 668 [m. 1269] senesinde Mısr sultânı Beybers kabri üzerine türbe yapdırdı. Mûsâdan sonra Yûşâ, Amâlikadan Kudüsü aldı. Çok zemân sonra Isrâil oğullarının dinleri ve ahlâkları bozuldu. Buhtunnasar Bâbilden gelip, Kudüsü aldı. Süleymân aleyhisselâmın yapmış olduğu Mescîd-i aksâyı yıkdı. Tevrâtları yakdı. İkiyüzbin kişi öldürdü. Yetmişbin din adamını esir aldı. Behmen pâdişâh olunca esirleri serbest bıraktı. Uzejr aleyhisselâm Tevrâtı okudu. İşitenler yazdılar. Uzeyrden sonra yine bozuldular. Bin Peygamberi öldürdüler. İskender gelinceye kadar, İranın emrinde yaşadılar. Iskenderden sonra. Yunanlıların ta’yîn etdiği Yehûdî vâlilerle idâre edildiler.
İncile gelince, onun gerek Ahdi Atik denilen Tevrât kısmı, gerek diğer kısmları, ilk şeklinde olduğu gibi saklanamadı. Hele İncili ezberden bilen tek kişi yokdu. Havârilerin bile İncili ezberden bildiğine dair tek kayd yokdur. İncil hakkında, kitâbımızm birinci kısmı başında geniş bilgi verilmişdir. Halbuki Kur’ân-ı kerim, yir-miüç senede, parça parça nâzil oldukça, onu mü’minler hemen ezberliyorlardı. Ancak (Yemâme) muhârebesinde, 70 hâfız şehid olunca, (Kur’ânı ezberden bilenler gittikçe azalıyor) diye, telâş eden hazret-i Ömer, o zemânki halife hazret-i Ebûbekr’e başvurarak, Kur’ânm toplanıp yazılmasını tavsiye ve rica etdi. Bunun üzerine, hazret-i Ebûbekr, hazret-i Muhammedin kâtibi olan Zeyd bin Sâbite Kur’ân sûrelerinin ayrı ayrı kâğıtlara yazılmasını emret-di. Kur’ân-ı kerim Kureyş lehçesi dâhil, yedi lehçe üzerine vahy edilmişdi. Hattâ ba’zen herhangi bir Kur’ân kelimesini iyi telâffuz edemeyenlere, aynı mânada başka bir kelime kullanmasına da müsa’ade olunuyordu. Meselâ, Abdullah ibni Mes’ûd (Taâmüle-sim) kelimesini mütemâdiyen (Taâmülyetim) diye okuyan bir köylüye, (Sen bu kelimeyi telâffuz edemiyorsan, bunun yerine aynı mânada olan (Taâmülfâcir) kelimesini kullan!) demişti. Fekat Kur’ânm böyle dürlü lehçelerle okunması, aynı mânâda da olsa, başka kelimeler kullanılması, müslimânlar arasında münâkaşalara, hangi lehçenin daha iyi olduğu hakkında tartışmalara, hattâ dahâ ileri giderek gavgalara bile sebeb oldu. Suriye ve Irak orduları arasında ise döğüşmeye kadar vardı. Bunun üzerine, o zemânki halife hazret-i Osman, yine Zeyd bin Sâbit başkanlığı altında bir hey’et toplıyarak, Kur’ân-ı kerimin yalnız Kureyş lehçesi üzerine yeniden yazılmasını ve tertiblenmesini emretdi.
Eğer böyle olmasaydı, bütün bu hayranların müslimân olmal^ı gerekirdi. Hâlbuki bütün bu hayranlar. Kur*âna bir insan eseri olarak bakmışlardır.
Allah tarafından yeni bir dîni yaymak için seçildiğine inliyordu). Bu da, şunu gösterir: Batılı ılm adamları, h^ret-ı Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yalancı olmadıÇnı, fekat onun kendi karihasından geien Kur’ânı Mah vahyi »"dıSi"' Sürüyorlar. Ya’nî Muhammed, yalan söylemiyordu. Çünkı, hakikaten kendisini Peygamber zannediyor ve ağzmdan çıkan sözlerin ona Allah tarafından gönderildiğine inanıyordu.
Şimdi bu husûsu büyük bir soğukkanlılıkla ve temâmıle tarafsız olarak inceliyelim:
Kur*ân-ı kerîm misli bulunmayan bir büyük eserdir. Aşağıda uzun uzadıya anlatacağımız gibi, içinde ancak kısa bir zemân evvel öğrendiğimiz en derin İlmî ve fennî bilgiler, bütün dünyâda bugüne kadar yapılmış medenî kanunlara nümûne teşkil edecek ilmi ve hukûkî esâslar, eski târihe âit birçok bilinmeyen bdgı, ms^^^^^^^ verilebilecek en büyük ahlâk kuralları, nasîhatlar, dünyâ ve âhıret hakkında en mantîki açıklamalar ve bunlara benzer, o zemâna a-dar hiçbir kimsenin bilmediği, bilemediği, tasavvur «denı«iığı hususlar vardn.dinlemek için çekildiği bir mağarada kendisine Cebrail «y^ısK-lâm) tarafından ilk vahy getirildiği zeman. korkudan şaşkına dönmüş, ne yapacağını şaşırmış, koşa koşa evine giderek eşinden ken-dişini yatağa yatırmasını, üstünü sıkıca örtmesini rica etmiş, uzun müddet kendisine gelememişdi. Acabâ, kendisinde büyük bir r -hâniyyet, bir üstünlük olduğunu kabûl eden insanlar ı^n yem bu din kitâbı hazırlamak isteyen bir adam, böyle mı olur. Jİ^r şeyden evvel, böyle bir mu’azzam eseri yazabilecek kudretde bilgi sâhıbı olması, pek çok şeyler bilmesi, birçok etüdler yapması ıcab etmez mi?Mnha özerine kurulmuş olan dînini neşre başlamışdı. Hazret-i Muhammedm ıslam dinini neşretmesi, ona hiçbir dünyevî yarar ^ğlamamış, bıl’aks hemen hemen bütün Mekkeliler kendisine düşman kesılmışdı. (Hiçbir Peygamber, benim çekdiğim eziyyeti çekmedi benim kadar üzülmedi) dediği, hadîs kitâblarında yazılıdır. Bu da gösteriyor kı, hazret-i Muhammedin (sallallahü aleyhi ve sellem) yeni bir din neşretmesinde hiçbir menfUti veya arzusu bulunmuyordu. Esâsen, yukarıda da söylediğimiz gibi, kenSn bilgisi ve görgüsü böyle mu’azzâm bir iş için kâfi değildi.
O hâlde, h^ret-i Muhammed’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur anı kendi başına tertîb etdiğini kabûl etmeye imkân yokdur. Fekat acaba Kur ân, ancak Allah tarafından vahy edilen mu’azzam bir eser mıdır? Bir de bunu inceleyelim:
bu mu’cizeler, ancak cenâb-ı Hakkın yaratması ile meydâna geldi. Fekat, bunları tarihçiler (Mûsânın ve Isanın mu’cizesi) diye kaydetdiler. Hâlbuki, bizim gibi insanlar olan Peygamberler, kendiliklerinden mu’ci-ze yapamazlar Mu’cize, ancak Allah tarafından yapılır. Peygam-er er ancak, Allahın yaratdığı mu’cizeleri insanlara gösterirler Cenâb-ı Hak, hazret-i Muhammede (sallallahü aleyhi ve sellem) en büyük mu’cize olarak (Kur’ânı) vahy etmişdir. Kur’ân mu cıze olacak kadar büyük bir eserdir. Onlara de ki: (Mu’cizeler ancak Allahm kL tındadır. Doğrusu, ben apaçık bir uyarıcıyım.) Kur’ân gibi bir kitabı sana indirmiş olmamız, onlara (mu’cize olarak) yetmez mi? Bunda, manan topluluk için, rahmet ve ibret vardır).
reyş lügati ile yazılmış sahifelerden seçildi. Bu mıshaftan yedi adet vilâyetlere gönderildi. Başka lehçelerle yazılmış olan sabiteler ortadan kaldırıldı. Kur*ân-ı kerîmin bugünkü tertibi ve ^kli buna göre hazırlanmış olup, o zemândan beri bir tek harfi degışmemişdir.Rıyâdunnâsıhîn) ismindeki fârisî kitâbda diyor ki, (Hazret-i Cteman halife iken, Eshâb-ı kirâmı topladı. Resûlullahın vefât et-dıgi sene okuduğu Kur’ânm bu olduğuna sözbirliği ile karar verdir.
Kur’ân, hadîs, icmâ’-i ümmet ve layâs-ı Fuk^â. İcmâ’, sözbirliği demekdir. Eshâbın sözbirliği ve dört mezheb ımâmlarının sözbirliği, müslimânlar için şeneldir, vesikadır. Çünki hazret-i Muhammed, (Ümmetim, hatâ üzerinde birleşmez) demişdir. İcmâ’ ile anlaşılan bilgilerin doğru olacakla-nnı, bu hadîs haber vermekdedir. Bunun için, Eshâbın icmâ’ etdi-ğı bu Mıshâf doğrudur. Bundan başkasını okumak harâmdır. Zâten, bugün Kureyş lehçesinden başka lehçelerle yazılmış Kur’ân mevcûd değildir. Yedi lehçenin hepsi, zemânla değişmiş, unutulmuş, yok olmuşlardır. Bugün kullanılan çeşitli arab lugatları ile Kur’ânı tâm anlamak imkânsızdır. Şimdi arab din adamlarının da, Kur’ânı anlayabilmeleri için, tefsîr kitâblarını okuyarak, Ku-reyşin kullandıkları kelimelerin o zemânki ma’nâlarını öğrenmeleri lâzımdır.Kur’ân-ı kerîm hakkında batılı meşhûr bilginler, edîbler, hay-r^hklarını daima açıklamışlardır. Dünyânın sayılı edîblerinden bin olan Alman düşünür ve yazarı Goethe, Kur’ânın, hem de fena bir Almanca tercümesini okudukdan sonra: (İçindeki tekrarlardan sıkıntı duydum, fekat ifâdenin büyüklüğü, haşmeti karşısında hayran kaldım) demekden kendini alamamışdı. Bir İngiliz râhibi olan Beoworth-Smith, (Muhammed ve Muhammede bağlı olanlar) adlı eserinde: (Kur’ân, üslub temizliği, ilm, felsefe ve hakîkat mu cızesıdır) diye yazmakdadır. Kur’ânı İngilizceye terceme eden ^berry ise, (Ne zemân ezan dinlesem, o bana bir mistik müzik gibi te sır eder. Akan nağır«elerin altında sanki davula vuruluyor-muş gibi bir ses duyarım. Bu vuruş sanki kalbimin vuruşu gibidir) demekdedır. Marmaduke Pisthall ise, Kur’ân için (En taklit olunmaz bir senfoni, en sağlam bir ifâde! İnsanları ağlamaya veyâ coşmaya sevk eden bir kudret!) ifâdesini kullanmışdır. Bunların yanında birçok batılı filozoflar, yazarlar, ilm ve siyâset adamları, Kur andan büyük bir hürmet, büyük bir takdir, büyük bir hayranlıkla bahsetmekdedirler.Bununla, cenâb-ı Hak, hazret-i Muhammedın (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle bir kitâbı yazacak bir kudretde olmadığını ve Kur’ânın kendi tarafından vahy edildiğini teyıd etmekdedır. Esâsen hazret-i Muhammedi Peygamber olarak seçerken onun bı -hâssa ümmî, ya’nî okuma yazma öğrenmemiş olmasını ye bu yüzden Kur’ân-ı kerîmin ancak Allah tarafından vahy edilebileceğinin apaçık ortaya çıkmasını istemişdir. peygamberliğe lâyık görülen en büyük.RÜSTLÜĞÜ, SADÂKATİ, CESARETİ, SABR ve DİRAYETİDİR. Yoksa yüksek bilgisi değil. Cenâb-ı Hak, Nisa suresinde de şöyle buyuruyor: (Âyet 32) (Kur’ânı düşünmiyorlar mı? Eğer Al-lahdan başkasından gelmiş olsaydı, içinde pek Çok aykırılıklar bulunurdu.) Bu ne kadar doğru-bir sözdür! Allah kitabı olmadığını öğrendiğimiz bugünkü Incîlde ne kadar çok aykırılıklar vardır ve bu da onun insan eliyle yazılmış olduğunu meydâna koymakda-Şimdi Kur’ânın hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından hazırlanmadığını gördükden sonra, büyük bir soğukkanlılıkla ve temâmiyle tarafsız olarak, Kur’ân-ı kerimin hakikaten büyük bir mu’cize olup olmadığını ıncelıyelım: Bir kitabın mu’cize olması için, onun çok belâgatli bir lisanla yazılmış olması, kimsenin o zemana kadar bilmediği, duymadığı hakikatleri, hikmetleri ortaya koyması ve eserin hiçbir kimsenin yapamıyacağı bir tarzda tertîb edilmiş bulunması gerekir.Bugün dünyâmızın nasıl meydana geldiği hakkında büyük ansiklopedilerde ve ilm adamlarının kitâblarında şu bilgi vardır: (Milyarlarca sene evvel, bütün kâinat (Evren) bir tek parçadan ibâretdi. Bu tek parçanın ortasında birdenbire büyük bir patlama oldu ve bu tek parça birçok parçalara ayrıldı. Parçaların her biri başka bir yöne doğru gidiyordu. Nihâyet, bu parçaların ba zı-ları birbirleriyle birleşerek dürlü dürlü gezegenler ve ayrı ayrı ga-leksiler (saman yolları), güneşler ve uydular (aylar) meydana getirdiler. Artık Fezâda (uzayda) bu ilk patlamaya karşı bir dıreıuş ka -madığından bu gezegenler ve uydular ve bunların içinde bulundukları galeksiler uzayda kendi yörüngelerinde dönmeğe ve yüzmeğe devâm etdiler. Bizim dünyâ, içinde güneşin de bulunduğu bil galeksidir.Musâ çölde yolunu kaybetdığı zemân, gökden inen (Kudret helvâ-sı) demlen ve bugün de susuz yerlerde peydâ olan Manna adlı şekeri madde^ işaret olabilir denilmişdir. Hâlbuki bu tefsîr temâ-mıyle yanlışdır. Çünki cenâb-ı Hak bizim rızkımızı hakîkaten semadan mdırmekdedir. Bunu biraz açıklıyalım:geldiğini şöyle izah etmekdedir: (Yağmurlu günlerde yıldırım ve şimşeklerin etkisiyle havadaki oksijen ve azot birbirlerMle birleşe-rek renksiz azot monoksit gazını meydana getirmekde, bu gaz tekrar oksijenle bırleşerek, turuncu renkli azot dioksid, diğer taraf-dan yine yıldırım ve şimşeklerin te’sîri ile havadaki rutûbet ve azotdan amonyak meydana gelmekdedir. Azot dioksid ise rutubetin te sırıyle nitrik aside dönüşmekde, bu sefer nitrik asit ile amnn yak yine havada bulunan karbonik asitle birleşerek Amonyum nitrat ye amonyum karbonat hâsıl olmakda, meydana gelen bütün bu tuzlar yağmurla dünyâ üzerine inmekdedir.Çünki, Allahü teâlânın bütün sıfatları gibi, kd^ da sonsuzdur dediler. Bu ma’nâların hepsini, ancak Kur’ânın sahibi, ya’nî Allahü teâlâ bilir. Bunların camberine bildirmişdir. Bu yüce Peygamberi de, uygun gördüklerini Eshâbına haber vermişdir. Yukarıda bildirilen düşüncemiz, o ma’nâlar deryâsından birkaç damla olabilir kana atındeyız.Demek oluyor fa Kur’ân-ı kerîmin hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve şellem) faîlnndar^zlldığ. fikrini kabûl etmeğe imkân yokdur Bugün güç belâ birçok uğraşmalardan sonra 1400 sene evvel bildiren bir kitâb, ancak ALLAHIN KİTABI ola bilir. Böyle mu’azzam bir kudret insanlarda olam^, ancak AL-LAH’da vardtr. öyle sanıyoruz ki, okuyan herkes, bu kanâ’atde birleşir.
Kur’ânda aynı zemânda, sosyal kısmlar da vardır. İnsanlara dünyâda ne yapması lâzım geldiği hakkında, hattâ medenî kânûn şeklinde olan maddeler mev-cûddur. Kur’ânda, aynı zemanda, nasıl ibâdet edileceği, nasıl oruç tutulacağı, vücûdün nasıl yıkanacağı hakkında emrler bulunduğu gibi, diğer insanlara ve başkâ dînden olanlara karşı nasıl mu’âme-le edileceği hakkında da bilgiler vardır. Kur’ân, müslimân olmı-yanlara karşı mücâdeleyi emreder. Bütün esâsı tek Allaha tap-makdır. Dîni sembolleri, işâretleri, resmleri men’eder. Şerâbı ve domuz etini yasaklar. Mûsâ ve îsâyı da Peygamber olarak kabûl eder. Fekat, bunların derecelerinin son Peygamber olan Muham-medden dahâ aşağı olduğunu ileri sürer. İslâm dînini kabûl edenlerin öteki dünyâda, içinde dünyâ zevkleri, nehrier, meyveler, ipekli sedirler bulunan Cennete gideceklerini ve orada kendilerine genç ve güzel hûriler verileceğini müjdeler.
Muhammed gâyet iyi huylu, güler yüzlü, kibâr tavrlı ve çok dürüst bir zât idi. Dâimâ hiddet ve şiddetden kaçmış, hiçbir zemân zulm yapmamışdır. Müslimânların dâimâ iyi huylu, güler yüzlü olmasını istemiş. Cennete ancak iyi huy ve sabr ile gidileceğini söylemişdir. Doğrusözlülüğü, merhameti, fakîre yardımı, müsâ-fırperverliği, şefkati dâimâ müslimânlığın esâs temelleri olarak kabûl etmiş bulunuyordu. Hayâtında dâimâ imsâk ile (az ile) yetinmiş, debdebe ve şaşaâ (gösteriş) den dâimâ kaçınmışdır. Müsli-mânlar arasında hiçbir sınıf farkı tanımamış, en fakîr bir müsli-mânın bile hâtırını saymışdır. Büyük bir zarûret olmayınca, zora başvurmamış, bütün mes’eleleri barış yolu ile, anlaşma ile, açıklatmak ve inandırmak ile halletmeğe uğraşmış ve çok kerreler bunda muvaffak olmuşdur. 630 târihinde tekrâr Mekkeye dönerek, bu şehri kolayca elde etmiş ve çok kısa zemân içinde yarı vahşî Arabları uygar (medenî) insanlar hâline sokmuşdur.İslâm dîni, her birinin hakkını tanımak şartı ile erkeklerin birkaç kadınla evlenmesine izn vermekdedir. Muhammed de, seç-diği kadınlarla bir harem kurmuşdur. 8 Haziran 632 târihinde ve-fât etdiği zemân, arkasında 9 kadın bırakmışdır.
Ansiklopedinin bu bendini okuduğumuz zemân şu kanâ’ate varıyoruz: Bu bendi hazırlıyan ilm adamı, İslâm dîninin Allah dîni olduğuna tâm inanmasa bile, bu dînin mükemmel bir din olduğunu ve tek Allaha inandırdığını, vahşî Arabları medenî yapdığmı kabûl etmekde, hele hazret-i Peygamberden pek büyük bir sitâyiş-le (övme) bahsetmekdedir. Muhammed) derlerdi) bu kutsal görevi, her dürlü zorluğa rağmen, devâm etdir-di. Bir müddet sonra Cebrâîl (aleyhisselâm) ona İkra’ sûresinin 14 kelimesini dahâ getirdi. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekkelilere, onların karşı koymasına rağmen, kendisine vahy olunan Kur’ân sûrelerini okuyor, onları hak dînine da’vet ediyordu. Mekkeliler, ona gülüyor (Sen çıldırmışsın!) diyorlardı. O zemân, cenâb-ı Hakdan şu vahyler geldi:Kalem sûresi, 1-4): (Nun, Kalem ve onunla yazılanlara and olsun ki, Ey Muhammed, sen deli değilsin, Rabbinin ni’metlerine kavuşmuş bir insansın. Doğrusu sana kesintisiz ecr (sevâb) vardır. Şübhesiz sen büyük bir ahlâka sahihsin.)
Kur’ânın Allah sözü olmadığını ve Muhammed tarafından hazırlandığını iddi’â edenlere de cevâb olarak aşağıdaki âyetler nâzil oldu:
Isrâ sûresi, 88): (De ki, insanlar ve cinler birbirine yardımcı olarak bu Kur’ânın bir benzerini ortaya koymak için biraraya gelseler, and olsun ki, gene de benzerini ortaya koyamazlar.Necm sûresi, 3): (O (ya’nî hazret-i Muhammed) kendiliğinden konuşmamakdadır. Onun sözleri. Ona bir vahy ile bildiril-mekde. Ona bunlar öğretilmekdedir.Kehf sûresi, 110): (Onlara de ki, ben de ancak sizin gibi bir insanım. Ama, bana Rabbimin tek bir tanrı olduğu vahy olun-muşdur. Rabbine kavuşmak istiyen bir kimse, ancak yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukda hiç ortak koşmasın.
(Müddessir sûresi, 1-10): (Ey örtüye bürünen Muhammed! Kalk da uyar! Rabbini tekbîr et! Giydiklerini temiz tut! Kötü şeylerden sakın! Yapdığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin için sabr et! Sûra üfürüldüğü zemân, kâfirlere çok sıkıntılı gündür. Onlara kolaylık yokdur...) ve 24. cü âyetden başlıyarak: (Kur’ân için. Bu sihrdir, bu Kur’ân ancak bir insan sözüdür dedi. İşte bunu söyliyeni, yakıcı bir ateş içine atacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen ne bilirsin? O (içine girenleri) ne çıkartır, ne de azâbdan vaz geçer. İnsanın derisini karartır. Orada 19 vardır. Ateşde olanlara azâb yapmak için, melekler vardır. Onların sayısını, kâfirleri aldatacak kadar yapdık: Ehli kitâb (Yehûdî ve hıristi-yanlar bu sayıyı, kendi kitâblarında bildirilene uygun görerek) Kur’âna inanırlar. Mü’minlerin de îmânı artar. Ehli kitâb ve mü’minler, (bu adedde) şübhe etmezler.replika telefon sizin icin sundu yarın kaldıgımız yerden devam edecegiz.
replika telefon,
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder