Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- Cep Telefonu Modelleri
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Seo Fiyatlari
- Seo calismasi
- Spot İphone
- Spot Telefon
- Spot Samsung
- replika samsung s4
- replika samsung s5
- replika samsung note 3
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- replika telefon google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- Samsung İphone Cep Telefonu Aramalari
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus
replika s4,den islam bilgisi6
replika s4,den islam bilgisi6 bugün replika s4 sizin icin yazdı ve replika s4 cok calısıyor sizin icin islam bilgilerini palasıyor ve arkadaslar replika s4 herzaman oldugu gibi diyorki Resûl aleyhisselâm, birgün nemâz kılarken şeytan gelip nemâzını bozmak istedikde, mubârek elleri ile yakaladı. Bir dahâ gelip nemâzı bozdurmıyacağma dâir ondan söz alıp serbest bırak-dı.
Medînedeki münâfıkların reîsi olan Abdullah bin Übey bin Selül, öleceğine yakın Resûlullahı çağırdı. Arkanızdaki gömleği bana kefen yapınız diye yalvardı. Her istenileni vermek âdeti olduğu için, gömleğini ihsân eyledi. Cenâze nemâzını dahi kıldı. Medînede bulunan bin münâfık, Resûlullahın bu ihsânına hayrân kalıp, hepsi îmâna geldiler.
İlk zemânlarda Mekkede bulunan Kureyş kâfirlerinden Velîd bin Mugire, Âs bin Vâil, Hâris bin Kays, Esved bin Yagus ve Esved bin Muttalib, Resûlullaha cefâ ve eziyyet etmekde başkalarından aşırı gidiyorlardı. Cebrâîl aleyhisselâm gelip (Seninle alay edenlere cezâlannı veririz...) âyetini getirip, seni bunların işkencelerinden kurtarmak için emr olundum dedi. Velîdin ayağına, İkincisinin ökçesine, üçüncüsünün burnuna, dördüncüsünün başına, beşincisinin gözlerine işâret etdi. Velîdin ayağına bir ok batdı. Çok kibrli olduğundan, eğilerek oku çıkarıp atmak, kendine ağır geldi. Demiri topuk damarına batıp, siyatik hastalığına yakalandı. Âsin ökçesine diken batdı. Tulum gibi şişdi. Hârisin burnundan devâmlı kan geldi. Esved bir ağaç altında neş’eli otururken, kafasını ağaca vurup, diğer Esved de, âma olup, hepsi helâk oldular.
Dos kabilesinin reîsi Tufeyl, hicretden önce, Mekkede îmâna gelmişdi.Yûsuf Peygamber zemânmda Mısrda görülen kıtlık gibi sıkmtı çekmeleri için düâ etdi. O sene oralarda öyle kıtlık oldu ki, leş yediler.Amcası Ebû Lehebin oğlu Uteybe, Resûlullahın dâmâ-dı olduğu hâlde, Resûlullaha îmân etmedi ve çok üzdü. Mübârek kızı Ummü Gülsüm hatunu boşadı. Çirkin şeyler söyledi. Buna çok üzülüp, (Ya Rabbf! Buna köpeklerinden birini gönder) dedi Uteybe Şama ticâret için giderken bir gece arkadaşlarmın arasında yatıyordu. Bir arslan gelip arkadaşlarını koklayıp bırakdı. Sıra Uteybeye gelince, kapdı parçaladı.
Acem Pâdişâhı Hüsrev Pervîze îmân etmesi için mek-tûp gönderdi. Alçak Hüsrev mektûbu parçaladı ve getiren elçiyi şehid eyledi. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, çok üzüldü ve (Yâ Rabbî! Benim mektûbumu parçaladığı gibi, onun mülkünü parçala!) dedi. Resûlullah hayatda iken Hüsrevi oğlu Şiruye hançerle parç^adı. Hazret-i Ömer halîfe iken, acem memleketinin hepsini müslimânlar feth edip, Hüsrevin nesli de, mülkü de kalmadı.
Resûl aleyhisselâm, çarşıda emri mâruf ve nehyi mün-ker ederken, nasîhat verirken, Mervanın babası olan Hakem bin As ismindeki alçak, Resûlullahın arkasından gelerek, gözlerini ^ıp kapar ve yüzünü buruşdurur, böylece alay ederdi. Resûl aley-hısselâm, arkaya dönüp, onun bu çirkin hâlini görünce, (Kendini gösterdiğin şekUde kal) buyurdu, ölünceye kadar, yüzü gözü oynak kaldı.
Allahü teâlâ, habîbîni belâlardan korurdu. Ebu Cehl, Resûlullahın en büyük düşmanı idi. Büyük bir taşı mübârek başına vurmak için kaldırdıkda, Resûlullahm iki omuzunda birer yılan görerek taş elinden düşdü ve kaçdı.
Kâbe yanında nemaz kılarken, yine alçak Ebu Cehl tam zemanıdır diyerek, bıçakla üzerine yürümek isterken, hemen gen dönüp kaçdı. Arkadaşları, niçin korkdun dediklerinde, Mu-hammed ile aramızda ateş dolu bir hendek gördüm. Birçok kimse beni bekliyorlardı. Bir adım atsaydım, yakalayıp ateşe atacaklardı. Çok korkdum dedi. Bunu müslimânlar işitip, Resûlullaha sorduklarında, (Allahın melekleri, onu yakalayıp parçalayacaklardı) buyurdu.
Rabbî! Bu alâmeti yüzümden giderip başka yerime koy. Bunu yüzümde görenlerden ba’zısı, kendi dinlerinden çıkdığım için cezâ-landırıldığımı zannederler dedi. Düâsı kabûl olup, nûr yüzünden gitdi. Elindeki kamçının ucunda kandil gibi parladı.Bir cinnî buna âşık olup, dâimâ gelirdi. Resûl aleyhisselâm Medîneye geldikden sonra, birgün bu cinnî, kadının evinin önünde otururken, kadın onu tanıdı. Niçin bana gelmez oldun dedi. Allahın Peygamberi zinâyı ve bütün harâmları yasak etdi.Bunlar arasında hazret-ı Ebû Bekrin kölesi iken âzâd etdiği ve ilk îmân edenlerden Amir bin Füheyreyi süngülediklerinde, kâfirlerin gözü önünde, melekler göke kaldırdılar. Bunu Resûlullaha haber verdiklerinde (Onu cennet melekleri defn etdiler ve rûhunu cennete götürdüler.) Kâfirler görsün de sevinsinler diyerek sehbâdan indirmediler. Resûl aleyhisselâm, bunu haber alarak, gizlice iki adam gönderip gece ağaçdan aldılar. Medîneye getirirken, arkalarından yetmiş atlı yetişdiler. Bu ıkı müslıman, kendilerini kurtarmak için, Habîbi yere bırakdılar. Yer yarılıp Habıb gayboldu. Kâfirler bu hali görüp, döndüler, gitdıler.Necâşiye ve Rum imperatörü Herakliyusa ve Acem padişahı Hus-reve ve Bizansın Mısrdaki vâlîsi Mukavkase ve Şamdakı valisi Harise ve Umman Sultânı Semâmeye mektûblar göndererek, hepsini îmâna da’vet etdi. Mektûbları götüren elçiler, gitdiklerı yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, Allahü teâlânın kudreti ile, o dilleri bilip, anlayıp, söylemeğe başladılar.İzn isteyip iki rek’at nemâz kıldı.
Hindistânda yetişen bir gülün yapraklarında (Lâ ilahe İllallah Muhammedün resûlullah) yazılıdır.Basra şehrine yakın bir nehrde tutulan balığın sağ tarafında Allah, sol tarafında Muhammed yazılı görülmüşdür. Bunlara benzeyen vak’alar çokdur. 1975 de Londrada basılmış olan (A History of Fishes) kitâbının, ikiyüzüncü sahîfesinde, kuyruğunda Kur’ân harfleri ile (Şânullah) yazılı balığın resmi mevcûddur. Verilen bilgide, kuyruğun diğer tarafında (Lâ ilâhe illallah) yazılı olduğu bildiriliyordu.Muhammed aleyhisselâmın ismini söylemekden başka vazifesi olmıyan melekler vardır.
Meleklerin hazret-i Âdeme karşı secde etmeleri için emr olunması, alnında Muhammed aleyhisselâmın nûru bulunduğu için idi.Âdem aleyhisselâm zemânmda nemâz için okunan ezanda, hazret-i Muhammedin ismi de söylenirdi.
Allahü teâlâ bütün Peygamberlere emr etdi ki, Muhammed aleyhisselâm sizin zemânınızda Peygamber olursa, ona îmân etmeleri için ümmetlerinize de emr ediniz! Tevrâtda, Incîlde ve Zeburda Muhammed aleyhisselâ-mın ve dört halîfesinin ve eshâbından ve ümmetinden ba’zılarmın ismleri bildirilmiş ve medh olunmuşlardır. Allahü teâlâ, kendinin Mahmûd isminden Muhammed kelimesini çıkararak Habîbine ism koymuşdur.Üç yaşında iken ve kırk yaşında Peygamberliği bildirildiği vakt ve elliiki yaşında mi’râca götürülürken, melekler göğsünü yardı. Cennetden getirdikleri leğen içinde Cennet suyu ile kalbini yıkadılar.Her Peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselâmın ise, sol kürekdeki deri üzerinde, kalbi hizâsında idi. Cebrâîl aleyhisselâm kalbini yıkayıp, göğsünü kapadığı zemân, Cennetden getirdiği mühr ile sırtını mührlemişdi.önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.
Aydınlıkda gördüğü gibi, karanlıkda da görürdü.
Sevr (öküz) burcunun yanında bulunan (Süreyyâ) denilen yıldız kümesindeki yedi yıldızı gözleriyle görüp sayısını bildir-mişdir. Bu yıldız kümesine Pervin ve Ülker de denilmekdedir.
Tükürüğü acı suları tatlı yapdı. Hastalara şifâ verdi. Bebeklere süt gibi gıdâ oldu.
Gözleri uyurken, kalbi uyanık olurdu. Bütün Peygamberler de böyle idi.ömründe hiç esnemedi. Bütün Peygamberler de bövle idi.
Teri gül gibi güzel kokardı. Bir fakîr kimse, kızmı evlendirirken, kendisinden yardım istemişdi. O ânda verecek şeyi yokdu. Küçük bir şişeye terinden koydurup verdi. O kız, yüzüne, başına sürünce, evi misk gibi kokardı. Evi (güzel kokulu ev) adı ile meşhûr oldu.
geldi, uışarıda adam var sanarak, katırcı dışarı çıkıp içeri girdi Uçüncüsünde, elinde kılınç bulunan bir süvâri içeri girip katırcıyı öldürdü. Sonra Zeyde dönerek, sen Yâ Erhamerrâhimîn duâsına başlarken, ben yedinci gökde idim. İkincisini söylerken birinci gö-ke yetışdım. Uçüncüsünde yanınıza geldim dedi. Bunun, melek olduğu anlaşıldı.esir düşdü Kaçıp gelirken karşısına korkunç bir arslan çıkdı. Ben Resûlul ahin hızmetcisiyim deyip başından geçenleri arslana Arslan, buna yüzünü gözünü sürüp, yanımda yürü dedi. Düşmândan bir zarar gelmesin diye yanından ayrılmadı. İslâm asken görülünce, dönüp gitdi.
Cehcâhi Gaffâri isminde birisi halîfe olan hazret-i Os-mana ısyân etdı. Resûlullahm her zemân elinde taşıdığı asâyı dizi 1 e kırdı. Bir sene sonra, dizinde Şir pençe [Anthrax] hastalığı hâsıl olarak ölümüne sebeb oldu.
Medmedekı mımberı şerîfmi bereketlenmek için Şâma götürmek istedi. Mımberı yerinden oynatdıklarmda, güneş tutuldu. Her taraf kararıp, yıldızlar göründü. Hazret-i Muâviye korkarak bu ar-zûsundan vaz geçdi. Uhud gazâsmda Ebû Katâdenin bir gözü çıkıp yanağı üzerine düşdü. Resûlullaha getirdiler. Mübârck eli ile gözünü yerine koyup (Yâ Rabbî! Gözünü güzel eylel) dedi. Bu gözü, diğerinden güzel oldu. Ondan dahâ kuvvetli görürdü. Ebû Katâdenin torunlarından biri halîfe Ömer bin Abdülazîzin yanma gelmişdi. Sen kimsin dedi. Bir beyt okuyarak, Resûlullahm mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halîfe bu beytleri işitince, kendisine ziyâde ikrâmda ve ihsânda bulundu..îyâs bin Seleme diyor ki, Hayber gazâsmda, Resûlullah beni gönderip Al^ istedi. Alînin gözleri ağrıyordu. Elinden tutup, güçlükle getirdim. Mübârek parmaklarına tükürüp. Alînin
eline verip, Hayber kapısında döğüşmeğe gönderdi. Çok zemândır açılamıyan kapıyı hazret-i Alî yerinden sökerek, Eshâb-ı kirâm kal’aye girdiler.
Molla Abdürrahmân Câmînin (Şeiâhidünnübüvve) kitâbm-da, Resûlullahm dahâ nice mu’cizeleri yazılıdır. Kitâb, farisîdir türkce tercemesi de vardır. ’
Taş üstüne basınca, taşda ayağının iri kal'fdı- Kum üstünde giderken hiç ir bırakmardı. Açıkda abdest borduğu yer yarılıp bevl ve benrerleri toprak içinde kabrdr Oradan etrâfa Lrel kokular yayılırdı. Bütün Peygamberler de biŞyle ıdı.Cennet hayvanı ile Mekkeden Kudüse f göklere ve Arşa götürüldü. Kendisine acaıb şeyler gösterildi. Alla hü teîlâyı baş gözü ile gördü. Bir ânda tek.âr evine getirildi. Mi’râc mu’cizesi, başka hiçbir Peygambere verilmedi.
Ona salât ve selâm okumaları ümmetine farz oldu. Al-lahü teâlâ ve melekler de, ona salât ve selâm etmekdedir
İnsanlar ve melekler içinde ençok ılm ona verildi. Üm-mî olduğu hâlde, ya’nî kimseden birşey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ ona herşeyi bildirmişdir. Âdem aleyhisselâma herşeyın ismi bildirildiği gibi. Ona herşeyin ismi ve ilmi bildirılmişdır.Büyük şâir Ömer İbnil Fârıda (Resûlullahı niçin medh etmedin) dediklerinde, onu medh etmeğe gücüm yetmıyece-ğini anladım. Onu medh edecek kelime bulamadım demışdır.
şehhüdde, birçok duâlarda. ba’zı ibâdetlerde ve hutbelerde, nasihat yapmakda, sıkıntılı zemânlarda, kabrde, mahşerde^Cennetde ve her mahlûkun lisânında Allahü teâlâ. Onun ismini kendi isminin yanına koymuşdur.Üstünlüklerinin en üstünü, Habıbullah olmasıdır. Allahü teâlâ, Onu kendisine sevgili, dost yapmışdır. Onu herkesden, her melekden dahâ çok sevmişdir.Allahü teâlânın Peygamberine bütün ilmleri^ bütün üstülükleri ahkâm-ı islâmnyeyı. düşmanlarına karşı yardım ve galebe ve ümmetine fethier, zaferler ve kıyametde her dürlü şefâ’at ve tecellîler ihsân edeceğini va’d etmekdedir. Bu ayet geldiği zemân, Cebrâîl aleyhisselâma bakarak, (Ümmetimden birinin Cehennemde kalmasına razı olmam) buyurdu.
Başka Peygamberler belli bir zemanda, belli bir memle-ketde Peygamberlik'yapdı. Muhammed aleyhisselâm ise, yer yüzündeki bütün insanlara ve cinne kıyâmete kadar Peygamber olarak gönderilmişdir. Meleklerin de, hayvanların da, nebatların da, cansızların da, kısaca bütün mahlûkların Peygamberi olduğunu bildiren âlimler de vardırBütün varlıklara rahmeti, faydası yayılmışdır. Müminlere faydası meydândadır. Başka Peygamberlerin zemânındaki kâfirlere, dünyâda azablar yapılır, yok edilirlerdi. Ona îman etmi-yenlere dünyâda azâb yapılmadı. Birgün, Cebrâil aleyhisselâma (Allahü teâlâ, benim âlemlere rahmet olduğumu bildirdi. Benim rahmetimden sana da nasîb oldu mu?) dedi. Cebrâil de (Allahın büyüklüğü,dehşeti karşısında, sonumun nasıl olacağından hep korku içindeydim. Sana, emin olduğumu bildiren âyeti getirince, bu müdhfş korkudan kurtuldum. Bundan büyük rahmet olur mu?) dediAllahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın râzı olmasını istemişdir.
Başka Peygamberler, kâfirlerin iftirâlarına kendileri cevâb vermişdir. Muhammed aleyhisselâma yapılan iftirâlara ise, Allah cevap vererek. Onun müdâfaasını yapmışdır.Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin sayısı, başka peygamberlerin ümmetlerinin sayıları toplamından daha çokdur. Onlardan dahâ üstün ve dahâ şereflidirler. Cennete gideceklerin üçte ikisinin bu ümmetden olacağı, hadîs-i şeriflerde bildirilmiş-dir.
Mevâhibi Ledünniyye) de diyor ki, (Ümmetimin dalâlet üzerinde birleşmemelerini Rabbimden diledim.
Başka bir hadîs-i şerîfde (Allahü teâlâ sizi üç şeyden korumuşdur. Bunlardan biri, dalâlet üzerinde birleş-mekden korumuşdur) buyurdu. Bir hadîsde (Eshâbımın ihtilâfı, sizin için rahmetdir) ve (Ümmetimin ihtilâfı insanlar için rahmet-dir) buyurdu. Hakkı, doğruyu bulmak için çalışırlarken, ihtilâfa düşerler. Bu çalışmaları ise, rahmete sebeb olur. Bu hadîsi iki kimse inkâr etmişdir: Biri Mâcin, İkincisi Mülhîddir. Mâcin, dîni dünyâ kazancına âlet eden hilecidir. Mülhid de. Âyeti kerimelere dünyâ çıkarlarına göre ma’nâ vererek kâfir olan sapıkdır. Yahya bin Said diyor ki, İslâm âlimleri kolaylaşdırıcıdırlar. Bir işe, birisi ha-lâl demiş, başkası harâm demişdir. Sâlih insanlar için halâl dediklerine, fesad zemânında harâm demişlerdir.
Resûlullaha verilecek sevablar, diğer Peygamberlere verilecek sevablardan kat kat ziyâdedir.Hocasının hocasına dört misli, onun hocasına sekiz misli, onun da hocasına onaltı misli olmak üzere, Resûlullaha kadar her hocaya tzılebesinin iki misli sevâb verilecekdir. Meselâ: yirminci hocasına beşyüz yirmi dört bin ikiyüz seksensekiz sevâb verilecekdir. Muhammed aleyhisselâma. Ümmetinin herbir işinden verilecek olan sevâbların sayısı, bu hesâba göre düşünülürse, hepsinin mikdârını Allahü teâlâdan başka kimse bilemez. Selef-i Sâlihînin, sonra gelenlerden daha efdâl, daha üstün oldukları bildirildi. Sevâb sayısı bakımından bu üstünlük meydândadır.Kendisini ismi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak, uzakdan kendisine seslenmek, yolda önüne geçmek harâm edilmişdir. Başka Peygamberlerin ümmetleri, kendilerini ism-leri ile çağırırlardı.îsrâfıl aleyhisselâm da Muhammed aleyhisselâma çok kerre gelmişdir. Başka Peygamberlere yalnız Cebrâil aleyhisselâm gelmişdir.Cebrâil aleyhisselâmı melek şeklinde iki kerre görmüş-dür. Başka hiçbir Peygambere melek şeklinde görünmemişdir.Kendisine Cebrâil aleyhisselâm yirmidört bin kerre gelmişdir. Başka Peygamberlerden en çok olarak Mûsa aleyhisselâma, dört yüz kerre gelmişdir.Allahü teâlâya Muhammed aleyhisselâm ile and vermek câiz olup, başka Peygamberlerle ve meleklerle câiz değildir.
Muhammed aleyhisselâmdan sonra, zevcelerini başkalarının nikâhla almaları harâm edilmiş, bu bakımdan müminlerin anneleri oldukları bildirilmişdir.
Başka Peygamberlerin zevceleri kendilerine yâ zararlı olmuş veyâ fâidesiz olmuşlarda. Muhammed aleyhisselâmın zevceleri ise, dünyâ ve âhiret işlerinde, kendisine yardımcı olmuşlar, fakrli-ğe sabr etmişler, şükr etmişler ve islâmiyyeti yaymakda çok hizmet etmişlerdir.Gece, gündüz, uyanık iken, uykuda iken, yalnız iken, çoklukda iken, yolculukda iken, evde iken, harbde iken, gülerken, ağılken, mübârek k^Bi hep Allahü teâlâ ile idi. Ba’zı zemânlar-da ise, yalnız Allah jle idi. Dünyâdaki vazifelerini yapabilmek için, zevcesi hazret-i Âişenin yanına gelip, (Ey Âişel Birâz benimle konuş da kendime geleyim) der, ondan sonra Eshâbına nasihat ve ırşâd etmeğe giderdi. Sabah nemâzınm sünnetini evinde kılıp, h^ret-ı Aip ile bir mikdâr konuşdukdan sonra, Eshâbına farzı kıldırmak için mescide giderdi. Bu hal hasâis-i peygamberidir Hazret-i Aişe ile konuşmadan dışarı çıksa idi, İlâhi tecellilerden ve nurlardan dolayı, yüzüne kimse bakamazdı.
Gâyet açık, kolay anlaşılır olarak konuşurdu. Arabi lisanının her lehçesi ile konuşurdu. Çeşidli yerlerden gelip soranlara onların lügati ile cevâb verirdi. İşitenler hayrân olurlardı. (Allah beni çok güzel yetişdirdi) buyurdu.Az kelimelerle çok şey anlatırdı. Yüz binden ziyâde hadis-i şerifi, onun (Cevâmi-ul kelim) olduğunu göstermekdedir. Ba’zı âlimler dediler ki, Muhammed aleyhisselâm, İslâm dininin dört temelini, dört hadisle bildirmişdir. Bunlar: (Ameller nlyyete göre değerlendirilir) ve (Halâl meydandadır, harâm meydandadır) ve (Da*vâcınm şâhid göstermesi ve dâvâlının yemin etmesi lâzımdır) ve (Bir kimse, kendine istediğini, din kardeşi için de istemedikçe, imânı kâmil olmaz). Bu dört hadisden birincisi, ibâdet bilgilerinin, İkincisi, muâmelât bilgilerinin, üçüncüsü, husûmât, ya nı adâlet işlerinin ve siyâset bilgilerinin, dördüncüsü de, âdâb ve ahlâk bilgilerinin temelidir.
Muhammed aleyhisselâm ma’sûm idi. Bilerek ve bilmi-yerek büyük ve küçük, ku-k yaşmdan evvel ve sonra, hiçbir günâh ışlememışdır. Çirkin hiçbir hareketi görülmemişdir.Müslimânların nemâzda otururken (Esselâmü aleyke eyyuhennebiyyü ve rahmetullâhi) okuyarak, Muhammed aleyhis-selâma selâm vermeleri emr olundu. Nemâzda başka bir Peygambere ve meleklere karşı söylemek câiz olmadı.Bir sabah Cebrâil aleyhisselâm ile konuşurken bu gece evimizde yiyecek bir lokmamız yokdu buyurdu. O anda, îsrâfil ^eyhisselâm gelip (Allahü teâlâ söylediğini işitdi ve beni gönderdi, istersen her elini sürdüğün taş altun olsun, gümüş olsun, zümrüt olsun, istersen melek olarak Peygamberlik yap) dedi. sonra Medîne-i münevvere, yer yüzünün en kıyınellı Mescîd-i şerifinde kılınan bir rekat nemâza, bin rekat sevabı y«ı-hr. Başka ibâdetler için de böyl^ir. Kabri ile mımberı Cennet baSçesi gibi kıymetlidir. (Öldükden sonra beni ziyaret eden, tSş gibiL.Onun ehl-i beytini sevmek vâcibdir. (Ehi-i beytime düşmanlık eden münâfıkdır) buyurmuşdur. Ehl-i beyt, zekât alması harâm olan akrabâsıdır. Bunlar, zevceleri ve dedesi Haşımın soyundan olan mü’minlerdir ki. Alînin, Ukaylın, Cafer Tayyarın ve Ahbâsın şovundan olanlardır.
Eshâbının hepsini sevmek vâcibdir. (Benden sonra, es-hâbıma düşmanlık etmeyiniz! Onlan sevmek, beni sevmekdir. Onlara düşman olmak, bana düşman olmakdır. ânları inciten, beni incitmiş olur.Allahü teâlâ, Muhammed aleyhısselama, gökde ıkı ve yerde iki yardımcı yaratmışdır. Bunlar Cebrâil, Mikâil ve Ebu bekr ve ömerdir.Erkek, kadın, büyük yaşda vefat eden herkese kabrinde Muhammed aleyhisselâm sorulacakdır. Rabbin kimdir denildiği gibi. Peygamberin kimdir de denilecekdir.Doktorlar çâresini bulamadı. Mekkede bir gece Resûlullaha çok yalvardım. O gece rü’yâda bir kimse gördüm. Elindeki kâğıtda, (Burada Ahmed Kastalânînin hastalığı için, Re-sûlullahın izni ile ilâcı yazılmışdır) okudum. Uyandığımda hastalığım kalmamışdı. Kastalânî yine diyor ki, bir kızcağız sârâ hastalığına yakalanmışdı. İyi olması için Resûlullaha çok yalvardım. Rü’yâmda bir kimse, kızcağızı hasta yapan cinnîyi bana getirdi. Bunu sana Resûlullah gönderdi dedi. Cinnîye darıldım, bağırdım. Kızcağızı incitmiyeceği için bana yemîn verdi^uyandım. Kızcağızın sârâ hastalığından kurtulduğunu haber aldım.
Kıyâmet günü kabrden ilk önce Resûlullah kalkacak-dır. Üzerinde Cennet elbisesi bulunacakdır. Burak üzerinde mahşer (toplantı) yerine gidecekdir. Elinde (Livâülhamd) denilen bayrak olacakdır. Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracakdır. Hepsi, bin sene beklemekden, çok sıkılacaklardır, önce Âdem, sonra Nûh, sonra İbrâhim ve Mûsa ve îsâ Peygamberlere gidip, hesâba başlanması için şefâ’at etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahdan utandıklarını, korkduklarını söyliyecekler, şefâ’at edemiyeceklerdir. Sonra, Resûlullaha gelip yalvaracaklardır. Secde edip, düâ edecek ve şefâ’ati kabûl olacakdır. önce, onun ümmetinin hesâbı görülecek, önce sırâtdan geçecekler ve Cennete gireceklerdir. Her gitdiği yeri nurlandıracaklardır. Hazret-i Fâtıma sıratdan geçerken (Herkes gözlerini kapasın l Muhammed alpyhisselâmm kızı geliyor) dene-cekdir.
Altı yerde şefâ’at yapacakdır. Birincisi (Makâm-ı Mah-mfıd) denilen şefâ’atı ile, bütün insanları mahşerde beklemek azâ-bundan kurtaracakdır. İkincisi, şefâ’atı ile, çok kimseyi hesâbsız Cennete sokacakdır. Üçüncüsü, azâb çekmesi lâzım olanları azâb-dan kurtaracakdır. Dördüncüsü, günâhı çok olan mü’minleri Cehennemden çıkaracakdır. Beşincisi, sevâbı ve günâhı müsâvi olup, (Ârâf) denilen yerde bekliyenlerin Cennete gitmelerine şefâ’at edecekdir. Altıncısı, Cennetde olanların derecelerinin yükselmesine şefâ’at edecekdir.Şefâ’at ile hesâbdan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefâ’atleri ile de, yetmişer bin kişi hesâbsız Cennete gireceklerdir.Resûlullahın Cennetde bulunduğu makamın ismi (Vesile) dir. Burası Cennetin en yüksek derecesidir. Cennetde bulunan herkese birer dal yetişecek olan (Sidretülmüntehâ) ağacının kökü oradadır. Cennetdekilere her nîmet, bu dallardan gelecekdir.
Resûlullahın ilmi, irfânı, fehmi, îkanı, aklı, zekâsı, cömertliği, tevâzû’u, şefkati, sabrı, gayreti, hamiyyeti, sadâkati, emâneti, şecâ’ati, mehâbeti, belâgati, fesâhati, fetâneti, melâheti, vera’ı, iffeti, keremi, insâfı, hayâsı, zühdü, takvâsı bütün Peygamberlerden daha çokdu. Dostundan ve düşmânından gördüğü zararları, eziyyetleri afv ederdi. Hiçbirine karşılık vermezdi. Uhûd gazâsında kâfirler yanağını kanatıp, dişlerini kırdıkları zemân, bunu yapanlar için, (Yâ Rabbf! Bunları afv et! Câhilliklerine bağışla) demişdir. Şefkati pek çokdu. Hayvanlara su verir. Su kabını eliyle tutarak doymalarını beklerdi. Bindiği atın yüzünü ve gözünü silerdi.Her çağırana lebbeyk (efendim) diyerek cevâb verirdi. Kimsenin yanında ayaklarını uzatmazdı. Diz çöküp otururdu. Hayvan üzerinde giderken, bir yaya görünce, arkasına bindirirdi.Kendisini kimseden üstün tutmazdı. Bir yolculukda, bir koyun kebâbı yapılacağı zemân, biri ben keserim dedi. Bir başkası, ben derisini yüzerim dedi. Diğeri, ben pişiririm dedi. Resûlullah da, ben odun toplarım deyince. Yâ Resûlallah! Sen istirahât buyur! Biz toplarız dediler. (Evet! Sizin herşeyi yapacağınızı biliyorum. Fekat, iş görenlerden ayrılarak oturmak istemem. Allahü teâlâ, arkadaşlarından ayrılıp oturanı sevmez) buyurdu. Kalkıp odun toplamaya gitdiEshâbının oturdukları yere gelince, baş tarafa geçmezdi. Gördüğü aralığa otururdu. Elinde bastonu olarak, birgün sokağa çıkdıkda, görenler ayağa kalkdüar. (Başkalarının birbirlerine saygı duruşu yapdıklan gibi, benim için ayağa kalkmayınız! Ben de, sizin gibi bir insanım. Herkes gibi yerim. Yorulunca, otururum) buyurdu.Çok zemân diz çökerek otururdu. Dizlerini dikip, etrafına kollarını sararak oturduğu da görülmüşdür. Yemekde, giymek-de ve herşeyde hizmetçilerini kendinden ayırmazdı. Onların işlerine yardım ederdi. Kimseyi dövdüğü, sövdüğü hiç görülmedi.
Hediyyeyi kabûl ederdi. Ekseriya karşılığını verirdi.
35— Giymesi câiz olanlardan her bulduğunu giyerdi. Kalın kumaşdan ihram şeklinde dikilmemiş şeylerle örtünür, peştamal sarınır, gömlek ve cübbe de giyerdi. Bunlar pamukdan, yünden veya kıldan dokunmuşdu. Ekseriya beyaz, ba’zan yeşil giyerdi. Dikilmiş elbise giydiği de olurdu. Cum’a ve bayramlarda ve yabancı elçiler geldikde ve cenk zemânlarında kıymetli gömlekler, cübbeler, yeşil, kırmızı, siyah da giyerdi. Kollarını bileklerine kadar, mübârek ayaklarını baldırın yarısına kadar örterdi.
İmâm-ı Tirmüzînin (Şemâil-i şerîfe) kitâbında diyor ki, (Re-sûlüllah, Kamîs, yâ’ni gömlek giymeği severdi. Gömleğinin kolları, bileklerine kadar uzundu. Gömleğinin kollarında ve yakasında düğme yokdu. Ayakkabısı deriden olup, bir tasması ve iki kubâlı vardı. Kubâl, bir ucu tasmaya, diğer ucu, ön uca dikilmiş kayış-dır. İki parmak arasından geçmekdedir. Elbise ve ayakkabı giy-mekde âdete uyulur. Âdetden ayrılmak, şöhrete sebeb olur. Şöh-retden kaçınmak lâzımdır. Mekkeye girdiği zemanda, başında siyah sarık sanlı idi).
36— Ekseriya beyâz, ba’zan siyah tülbenti başına sarıp, ucunu bir karış kadar arkasına sarkıtırdı. Sarığı çok büyük ve pek küçük olmayıp, üç buçuk metre kadar uzundu. Sarığını takkesiz sarar, bazan sarıksız ak fitilli takke giyerdi.
37— Arabistandaki âdete uyarak saçlarını kulaklarının yarısına kadar uzatır, fazlasını kestirirdi. Saçlarına yağ sürerdi. Yol-culukda dahi şişe ile yağ götürürdü. Yağ sürdüğü zemân, başına önce tülbent kor, başlığını tülbentin üstüne giyerdi.
Ellerine, başına, yüzüne misk veya başka kokular sürer, ud ağacı, kâfurî ile buhurlanırdı.
39— Yatağı, içi hurma iplikleri ile dolu, dabağlanmış deriden idi. İçi yünle dolmuş bir yatak getirdiklerinde, kabul etmedi ve (Yâ Aişeî Allaha yemin ederim ki, eğer istesem, Allahü teâlâ her yerde altın ve gümüş yığınları yanımda bulundurur) dedi. Bâ’zan hasır, tahta, döşek, yünden dokunmuş keçe veya kuru toprak üzerinde de yatardı.İbni Âbidîn, orucu anlatmağa başlarken diyor ki, (Resûlulla-hın ve Ondan sonra dört halifesinin devâm üzere yapdıkları şeylere (Sünnet) denir. (Sünneti Hüdâ) yı terk etmek mekrûhdur. (Sünneti zaide) yi terk mekrûh değildir).
Abdülganî Nablûsî, (Hadîka) kitâbında diyor ki, (Resûlullah, kendisinin ibâdet olarak yapdığı şeyleri terk edeni inkâr etmedi ise, ya’nî darılmadı ise, bu ibâdetlere (Sünnet-i hüdâ) denir. Bunları devamlı yapdı ise, (Sünnet-i müekkede) denir. Resûlullahın âdet olarak yapdığı şeylere (Sünnet-i zâide) veyâ (Müstehâb) denir. İyi işlere sağdan başlamak, sağ el ile yapmak, bina yapmakda, yemekde, içmekde, oturmakda, kalkmakda, [yatmakda], elbisede, âletlerde, yapdığı, kullandığı şeyler böyledir. Bunları yapmamak ve un eleği, kaşık gibi (âdetde bid’at) leri, ya’nî sonradan ortaya çıkan âdetleri yapmak dalâlet olmaz. Günâh olmaz.) Bundan anlaşılıyor ki, masada yemek, çatal, kaşık kullanmak, karyolada yatmak ve konferanslarda, mekteblerde ahlâk ve fen derslerinde, radyo, televizyon ve teyp kullanmak ve her çeşit naki vâsıtalarına binmek,^ gözlük, hesab makinası gibi fen vâsıtalarından istifâde etmek câizdir. Çünki bunlar, âdetde bid’addırlar. Sonradan meydana çıkan şeylere (Bid’at) denir. Âdetde olan bid’atleri, yenilikleri harâm işlemdkde kullanmak harâm olur. Nemâzda, ezanda ve câmi’deki va’z ve hutbede radyo, hoparlör, teyp kullanmak husû-sunda (Seâdct-i Ebediyye) ve (İslâm Ahlâkı) kitablarında geniş bilgi vardır. İbâdetde bid’at yapmak, ufak değişiklik yapmak, çok büyük günâh olur. Cihâd yapmak, düşmânlarla harbetmek ibâdetdir. Eekat, harbde her dürlü fen vâsıtasını kullanmak bid’at olmaz. Aksine, çok sevâb olur. Çünki, harbde her çeşid fen vâsıtalarını kullanmak emr olundu. İbâdetlerde, emr olunan şeyleri yapmağa yardımcı olan yenilikleri yapmak lâzımdır. Yasak edilmiş şeyleri yapmağa yardımcı olan yenilikleri, değişiklikleri yapmak bid’at olur.
Cenâb-ı Hak, din telkini için Peygamberine şu emri vermişdir: (Nahi Sûresi, 125) (Ey Muhammedi Rabbinin yoluna hikmetle, güzel dgütlerle çagırl Onlarla en güzel şekilde tartış! Doğrusu Rabbin yolundan sapanlan daha İyi bilir.)
Unutmayın ki, bildiğiniz iyi ve doğru şeyleri bilmiyenlere en güzel tarzda öğretmek, üzerinize farzdır. Bu vazifeye (Emr-i ma*rûf) denir. Bu bir ibâdetdir. Çünki, bilgiden zekât vermek gerekir. Bilginin zekâtı, bilmeyenlere bilgi vermekle ödenir. Bu çok hayrlı bir işdir. Dînimiz âlimin mürekkebini, şehîd kanına eşit tutmakda hayrh iş görmeyi, nâfıle (fazla) ibâdetden üstün saymakdadır.
Bugün, yuk^ıda okuduğumuz Ahmed Deedatm sözlerinden de anlaşıldığı gibi, müslimân memleketleri, medeniyyetde [uygar-lıkdal geri kalmışdır. Hıristiyanlar bunun sebebini İslâm dîninin ilerletici değil, uyuşdurucu bir din olmasında göstermekdedirler ve uygarlığın ancak Hıristiyan dîni sayesinde elde edilebileceğini ileri sürmekdedirler. Bunun ne kadar saçma bir iddi’a olduğunu söylemeğe lüzûm yokdur. Yukarda da, bu bahse dokunulmuşdu. Fekat bir kerre dahâ, bu mes’eleye dönmek faideli olacakdır:
Hıristiyan olmıyan Japonların, uygarlıkda en ileri Hıristiyan memleketlerini nasıl geçtiğini yukarıda anlatmışdık. Yehûdî olan Isrâillıler de, içinde çöl piresinden başka canlı bir varlık bulunmı-yan yerleri zengin ormanlara ve tarım topraklarına çevirmişler. Lut gölünden brom çıkarmayı ve normal halde iken sıvı olan bromu, Alman bilginlerinin (olamaz) demelerine rağmen, katı hâle sokmayı ve kolaylıkla yabancı memleketlere satmayı, brom ticâretinde Almanları geçmeyi başarmışlardır.
Demek oluyor ki, uygarlığın Hıristiyan dîni ile hiçbir ilgisi yokdur. Tâm tersine, asıl uygarlığı emreden İslâm dînidir. Koyu hırıstıyanlığın insanları nasıl karanlığa götürdüğü, müslimanlığın ise, onları nasıl nûra kavuşdurduğu Ortaçağda meydâna çıkmış-dır. Bunu birçok defalar yazdık, anlatdık. Fekat biz, bugün hâlâ bundan yüzyıllarca sene evvelki uygarlığımızla iftihâr ediyor, bugünkü hâlimizi hiç düşünmüyoruz! Eski ile iftihâr olunabilir. Fekat, yalnız onu örnek göstermek aybdır. Biz, bugün de, bir başarı göstermek zorundayız. 1255 [m. 1839] Tanzimât Fermânı ile yü-zünıüzü Batıya çevirdiğimizi i’lân etdik. Fekat, bu lafta kaldı Umde, fende, ecdâdımız gibi çalışmadık. Dînimizin gösterdiği yo-a ve Peygamberimizin üstün ahlâkma sâhib çıkamadık. Bizden tâm 29 sene sonra, 1284 [m. 1868] de batıya dönen Japonlar, biz-den kat kat ilerlediler. Hem de hiç özel dinlerine dokunmadan' Uygarlık yarışında Ortaçağda önde olan bizler, yavaş yavaş geride kalmağa başladık.Bu da boş lafla, nutuk çekerek olmaz! 1979 y>l»nda Türkiye hakkında önemli bir mak’ale yazan ve hattâ bir kitâb hazırlayan Alman bilgini Türkolog Dr. Friedrich - Wilhelm Fernau: (Türk-1er, kendilerini AvrupalI addediyorlar. Vâkı’a onlar gibi Asyadan gelmiş olan ve onların akrabâsı sayılan Macarlar ve Bulgarlar, Av-rupaya yerleşmiş, bu mûhitde uzun zemân Avrupalı terbiyesi a a-rak, Avrupahlaşmışdır. Türkler, tâm Avrupalı değildir. Türkler diğer milletlere benzemiyen özellikleri olan bir mılletdır. Şimdiki hâlde Türkler, batı uygarlığını taklîd ediyorlar. Henüz temamıle içerisine girmemişlerdir) demekdedir. Yüksek tahsil yapmış, dünyayı öğrenmışdır. Sözü özü doğrudur. İşlerini son derece dikkatle başından sonuna kadar tâkip eder. Gerekirse, normal iş saatinden fazla çalışmak-dan hiç çekinmez. Böyle çalışmakdan, iş görmekderı zevk alır. Yaşlansa bile, kolay kolay işinden ayrılmaz. Memleketinin kanunlarını son derecede sayar. Amirlerine itâ’at eder. Kanun dışı hiçbir iş yapmaz. Dîninin emr ve yasaklarına titizlikle uyar. Çocuklarının îrnânlı, ahlâklı yetişmelerine çok ehemmiyyet verir. Onları kötü arkadaşlardan, zararlı yayınlardan korur. Verdiği sözü tutar. Zemânın kıymetini bildiği için, her işini dakikası dakikasına yapar. Söz verdiği yerde, zemânı geçmeden hâzır bulunur. Üzerine aldığı bir işi bitirmeden içi râhat etmez. Bir işi yarına bırakmak şöyle dursun, yarın yapılacak bir işi kâbilse bugün yapar.Batılılar böylemidir?) diye sorabilirsiniz, imânları, ahlâkları şübhesiz böyle değildir. Hele İkinci Cihan Harbinden sonra, sayıları artan sapık fıkrli, âdî ruhlu insanlar başkalarını da bozmak-dadırlar. Fekat genellikle batılılar yukarda yazdığımı^z gibi olmaya ve sapık fıkriileri terbiye etmeğe çalışmaktadırlar. Zâhiri temizliklerine gelince, İslâm dîninin emr etdiği temizliği tâm olarak tatbik ediyorlar. Sokaklarda tek çöp parçası yokdur. Parklar bir çiçek deryâsı halindedir. Her taraf, her dükkân, herkes tertemizdir. Şimdi lütfen Kur’ânın ve İslâm dîninin bize eınretdiği şeylere dikkat ediniz: Bunlar bize ahlâkımızı ve bedenimizi ve kullandığımız şeyleri temizlemeği emretmiyorlar mı? O hâlde demek oluyor ki, hakîkî medeniyyet (uygarlık) esâsları bizim dinimizde bulunmak-dadır ve Ortaçağdaki —öve öve bir dürlü bitiremediğimiz— Islâm Uygarlığı ancak bu sâyede meydâna gelmişdir. Biz, şimdi ne yapıyoruz? Her şeyden evvel tenbeliz. Zevkimize düşkünüz. Bir işe başladıkdan biraz sonra gevşiyoruz. Zannediyoruz ki, bu kitâbı dikkatle okuyan bir kimse, artık iki büyük dînin kutsal kitâblarından hangisinin hakîki Allah sözü olduğunu hiç tereddüt etmeden ahlayacak, Kur’ân-ı kerîmi kutsal kitâb, İslâm dînini de hak din, hazret-i Muhammedi de hak Peygamber olarak kabûl edecekdir. Burada bir fikr akla geliyor: Mâdem ki İslâm dîni hak dindir. En büyük kudret sâhibi olan cenâb-ı Hak, bütün insanları hidâyete kavuşduramaz mıydı, ya’nî bütün insanları müslimân yapamaz mıydı? Bunun cevâbını, cenâb-ı Hak, Kur’ânda vermekdedir: (Secde Sûresi 13): (İstersem, bütün insanlan hidâyete erişdirirdim. Fekat, bir kerre kâfir olan insanları ve cinleri içine koyacağım bir Cehennem kuracağımı söylemiş bulunuyorum.) Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hak, insanları tecrîbe etmek istemekdedir. Onlara en büyük silah olan (akl) ı vermiş, onlara en mükemmel rehber olan Kur’ân ve en büyük yol gösterici olarak son Peygamberini göndermiş,^ bunlara göre hareket etmelerini de, onlara bırakmışdır. Cenâb-ı Hak, bu hususu Kur’ânda söyle buyuruyor: Yunus Sûresi, (108) (De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmişdir. Doğru yola giren ancak kendi kazancı için girmiş, sapıtan da kendi zarânna olarak sapıtmışdır. Ben sizin bekçiniz değilim!)O hâlde, kendi yolumuzu kendimiz seçmek, kendi hareketle-rimizi kendiliğimizden Allah kitabına uydurmak zorundayız. Bunun için de, herşeyden evvel, rûhumuzu beslemeliyiz. Rûhun gıdâ-sı (din)dir. Ruhunu beslemeyen dînsiz insanların bir âdi makineden farkları yokdur. Bu gibi insanlarda sevgi, acıma, şefkat, anlayış ve merhamet kalmaz. Bu gibi insanlar, birbirlerine ve topluma düşman olurlar. Böyle olanları en kötü maksatlar için kullanmak çok kolaydır. Çünki, bunları kötü işlerden koruyacak inandıkları, itâat etdikleri, sözünü dinledikleri, yüksek bir varlık kalmamış^ inançları kaybolmuşdur. Bu gibi insanlar, korkunç bir canavar olurlar.
Bu gibi insanları tekrar doğru yola sokmak gücdür. Fekat imkânsız değildir. Bunlara büyük bir sabr ve sebât (direnme) ile hakîkî müslimân dîninin esâslarını —onların anlayacağı bir.Çabuk yoruluyoruz, (adam sen de)ciyiz, bir bina yaparız, ta’mirine üşeniriz. Memleketimizdeki, dedelerimizden kalma, mu’azzam kültür eserleri bakımsızlık ve ta’mirsizlikden dolayı harab olmakdadır. Az çalışıp çok kazanmak isteriz. İşte bu korkunç arzu işçilerimizi greve, fekat daha fenâsı birçok gençleri zararlı yollara götürmekdedir. Kendi kötü emelleri için, bu zevallılara para, menfe’at sağlayan yurt dışındaki hâinler ve onların tuzağına düşmüş olan içimizdeki soysuzlar, bunları sabotajlarda, adam öldürmede kullanmakda-dır. Kolay para bulan bu zevâllılar, iş yapmak yerme, katıl olmayı seçmekdedirler. Bunun yanında lüzumsuz kan dâvâları, mezheb-sizlik ceryânları bizi birbirimizden ayırmakdadır. .
Sırası gelmişken tekrâr bildirelim ki, bugün islâmiyyetde dört hak mezheb vardır. Bunların i’tikâdları, inanışları aynıdır. (Ehl-i sünnet) i’tikâdındadırlar. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan emr ve yasaklara uymakda da, hiç ayrılıkları yokdur. Açıkça bildirilmiyenleri anlamakda ayrılmışlardır. Bu kadarcık ayrılıkları da, Allahın müslimânlara rahmetidir. Sıhhatleri, çalışdıkları ve yaşadıkları yerler başka başka olan insanlara hangi mezhebe uymak kolay gelirse, onun kitâblarına göre ibâdet ederler. Tek bir mezheb olsaydı, herkes buna uymağa mecbûr olurdu. Bu da, çok kimseye güç gelirdi. Hattâ imkânsız olurdu. Dört mezhebin herhangi birine uyan müslimâna Ehl-i Sünnet denir. Bunlar birbirlerini kardeş bilirler. Târih boyunca, döğüşdük-leri hiç görülmemişdir. Mezhebcilik yapmazlar. Ya’nî diğer üç mezhebi kötülemezler. Dördünün de Cennete götüren yol olduğuna inanırlar. . ı
Bir kerre, Ehl-i sünnet olan bütün müslımânların kardeş olduğunu unutmamak gerekir. Aradaki mezheb farkları, onları kardeş olmakdan ayırmaz. Ehl-i sünnet olmıyan müslimânlarla olan farklar da ancak onlarla karşı karşıya oturup, farklı mes elelerı ıl-mî bir tarzda tartışmakla halledilir. Yoksa, silâh zoru ile değil.
Memleketin kânunlarına itâ’at etmek, büyüklerine saygı göstermek hepimizin borcudur. Bunları yıkmaya kalkmak en büyük ahmakhkdır. Kânunsuz bir memleket anarşi içindedir demekdır ve yıkılmaya mahkûmdur. Hele komünizme bağlanmak en büyük aptallıkdır. Çünki bugün komünist memleketler, bunun zararları-. nı anlayıp, yavaş yavaş düzelmekde ve normal şartlara geri dön-mekdedir. Rusyada bugün eskiden kaldırılan mîrasa konrnak, bir ev (hattâ bunun yanında bir de sayfiye) sâhibi olmak gibi haklar geri istenmekdedir. Polonyada bu sene grev hakkı kabûl edılmış-dir.Peygamberimizin bildirdiği ibâdetlerimizi yapalım. Harâm ve mekrûh olan yasaklardan sakınalım. Böyle yapanın kalbi temizlenir. Kötülük yapmak hâtırına bile gelmez. Rûh ve kalb temiz olunca, el ele vererek kardeşçe ve son derecede DÜRÜST olarak çalışmak kolay olur. Din düşmânlarının ve münâ-fıkların sözlerine, propagandalarına aldanmıyalım. Eğer böyle hakîkî müslimân olur ve YARARLI İŞLER yaparsak, yukarda Kur’ân-ı kerîmin (Tîn) sûresinde gördüğümüz gibi, cenâb-ı Hak bizden hoşnut olacak, bize yardım edecekdir. Eğer îmânımızı düzeltmez ve hazret-i Muhammedin dînine uymaz ve hayrh iş görmez, sapık inanışlar uğruna döğüşür veya kendi şahsî yararlarımız için gayri meşrû yollara saparsak, cenâb-ı Hak bizi AŞAĞILARIN AŞAĞISI yapacakdır.
Bugün önünüze yeni bir kitâb koyuyoruz. Bu kitâb, diğer ki-tâblarımız gibi, İslâm dîninden bahsedecek, size târîhin eski sahî-felerini açacak. Bütün dînlerin esasları hakkında size temel bilgiler verecekdir. Bu kitâbı da, öteki kitâblarımız gibi sıkılmadan, usanmadan okuyacağınızı ümmîd etmekdeyiz. Her zeman tekrar etdi-ğimiz gibi, 21. Yüzyıla girmek üzere olduğumuz bu günlerde, insanların zemanı kıt, işleri çok, kafaları dürlü düşünceler ile doludur. Bu günkü insanlar, aynı zemanda bir çok yeni bilgiler edin-mişdir. Her okuduğu kitâbı bu bilgilerle karşılaşdırmakdadır. Onun için, onlara bu günün düzen ve kurallarına uygun, en modern ve mantıkî bilgiler vermeğe mecbûruz. Bu husûsları âciz kalemimiz ile mümkin olduğu kadar yerine getirmeğe çalışıyoruz, önümüzde her sene bir danesi çıkarılmış olan küçük eserler duruyor. Bunlara bakdıkça ne kadar iftihar etdiğimizi size anlatamayız, Cenâb-ı Hak bize ne büyük bir lutfda bulunuyor ki, her sene önünüze yeni bir eser koyabiliyoruz. Bunları okuyanlardan aldığımız takdîr yazıları, emîn olun, bize verilecek en büyük mükâfât-dır. Okurlarımızdan bir kısmı, “müslimânlığı sizin kitâblarınız-dan öğrendik” diye yazmak nezâketinde bulundular. Hakîkaten, ne yazık ki, son zemanlarda, din üzerinde herkesin anlıyabileceği gibi kitâb yazanlar, azalmış, hele din bilgilerinin mütehassısları hemen hemen kalmamışdır. İslâm dîni, dünyânın en modern, en mantıkî ve en son dîni olduğundan onun hakkında bir kitâb yazabilmek için, yazanın yüksek tahsilli olması, arabca ve başka yabancı dil bilmesi, en yeni tabî’î ve teknik bilgiler yanında, İslâm bilgisi ile de donanmış olması gerekir. Onun için yazdığımız kitâb-ları büyük bir dikkat ile ve yabancı ilm ve din bilginlerinin eserlerini de inceliyerek kaleme almakdayız. Hiç bir zeman, koyu bir mü-te’assıb gibi taraf tutmamakdayız. Bütün eleştirileri dikkatle ince-lemekde ve bunlara ancak ilm ve mantık yoluyla cevab vermekde-yiz.Bilindiği gibi, karma ekonomide, ba’zı te’sisat devlet tarafından, fakât geri kalan işletmeler halk tarafından idâre olunur. Demir gibi, kömür gibi ağır ve pahalı sanâyiin işletilmesinde hükümetin yardımı şartdır. Bizde de, bu usûl tatbîk olunmakdadır. Şimdi komünistlik de yavaş yavaş bu usûle dönmekte, ticâret ve sanâyiin bir kısmı halka açık tutulmakdadır. Yakın bir gelecekde fıkr ve din hürriyyetine de kavuşacakları şübhesizdir. Bütün dünya insan haklarını tanıyacakdır. Sosyal adâlet demek, ba’zı budalaların sandığı gibi, aylak dolaşanlara^çalışanların ve bu sâye-de zengin olanların mallarını dağıtmak demek değildir. Gece gündüz çalışmıyan bir tenbele hiçbir kimse beş para vermez. Komünist memleketlerinde insanlar durmadan çalıştırıldıkları hâlde, karınlarını güç belâ doyurabilmekdedir. Kazandıklarının çoğu, mutlu bir azınlık tarafından ellerinden alınmakdadır. ölümü göze alarak, hürriyyetlerini elde etmek için uğraşmakdadırlar. Biraz yuka-nda da söylediğimiz gibi, bu sömürü ve işkence idaresi ve dinsiz hayat tarzı kendiliğinden ortadan kalkacakdır. Komünistliğin temeli olan dinsizlik yanmda, bir de Ehl-i Sünnet i'tikâdından ayrılmış sapıkların yaptıkları bölücü propagandalar vardır. Bu sapık inanışlı fanatik müslimânların memleketlerine ne gibi zararlar getirdiğini, İranda Humeyni misâli göstermekdedir. Vehhâbîler ise, hakîkî İslâm âlimlerinin bildirdiklerine uymayan bozuk inanışlarını ve temâmen keyfî olan hukuk anlayışlarını tatbik etmeğe kalkarak dünyâda İslâm dîni hakkmda kötü kana’atler doğmasına se-beb olmakdadırlar. Halbukî dînimize göre (Ahkâmdan, nass ile sâbit olmayanlar, zemânla değişir.) 1(XX) sene evvel, o günkü şartlara göre en mükemmel sayılan bir kural, bugünün şartlarına uygun düşmeyebilir. Cenâb-ı Hak, bunu bilip, ona göre değişiklikler yapabilmemiz için derin âlimlere, ya’nî müctehîdlere (Akl) denilen büyük silah vermişdir. Sonra gelen âlimler, 1000 sene önce yapılan ictihâdlar arasından, zemâna uygun olanları seçip, kitâblara yazmışlardır.Sonra bu öğrendiğimize uygun olarak inanalım. îmânı bozuk olan, Allahın rızâsına, sevgisine kavuşamaz. Onun rahmetinden, yardımından mahrum kalır. Râhatı, huzûru bulamaz. îmânımızı düzeltdikden sonra, ahlâkımızı da düzeltelim! Islâmiyyete sımsıkı sarılalım. Ya’nî, Allahın ve Peygamberimizin emrlerine ve yasaklarma uyalım. replika s4 sizin icin sundu.
replika s4,
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder