Bu kevnı (yaratılmış) mertebelerde zuhur eden tecellilerden bazılarını, bundan önceki mektuplarımda bildirmiştim. Onlardan sanrakı tecelliler, bütün şıfatları özünde toplayan vücup mertebesinde zuhur etti. Hem de yüzü kara, kötü bir kadın suretinde göründü. Daha sonra da, ehadiyet mertebesinde tecelli etti. Uzun boylu bir erkek suretinde göründü. Yüksek olmayan, ince bir duvar üzerinde idi.Anlattığım tecellilerin her ikisi de, şu unvanla zuhur etti; Hakkaniyet.
Ne var ki, bu bundan önceki tecellilerin hilafına idi; onlar, bu unvanla olmamışlardı.
Bu esnada bana, ölüm temennisi arız oldu. Hayalime şöyle geldi; Kendim Bahr-i Muhit sahilindeyim, ayaktayım. Kendimi oraya atmaya çalışıyorum; ama arkadan bir iple bağlanmışım. Bunun için, denize atlamam mümkün olmuyor.
Bundan bana şu malum oldu; Bu ip, bu bedenle olan bağlantıdan ibaret. Dolayısıyla bu bağlantının kesilmesini temenni ettim.
Bundan sonra bana has bir keyfiyet arız oldu. İşte o vakit, zevk yollu şu hali buldum; Kalbde, Hak’tan başka bir şey kalmamış...
Bundan sonra vücuba dayalı bütün sıfatlara nazar vaki oldu Ki bunlar; Mahal ve zuhur yerleri itibarı ile hususiyet kesbetmiş-lerdir. Sonradan şu hususiyetler de düştü, hem de tamamiyle. Sıfatlar, ancak şu unvanla kaldı; Külliye-i vücudiye (her mana
Aynı şekilde onlann, anlatılan hususiyetlerden tereddüdüne de nazar ilişti. O zaman da şu malûm oldu: Şu anda sıfatlar, gerçekten aslına verilmiştir Ama, hususiyetlerden tecerrud etmeden evvel, aslına venime manası çıkmaz. Meğer kı, cevaz yollu bir durum olsun. Suri tecelli erbabının halinde olduğu gibi.
İş bu vakit içinde hakiki fena tahakkuk etti. İş bu haletle tahakkuk sonundadır ki; Bende ve benden başkalarında olan sıfatları hep bir yoldan buldum; mahal ımtıyazlan kalktı.
Bundan sonradır ki: İncelik taşıyan gizli şirk çeşıtlennden kurtulmak müyesser oldu.
Artık ne arş kaldı, ne de ferş. Ne zaman kaldı, ne de mekân... Hatta, ne cihetler kaldı, ne de sınırlar.
Durum anlatıldığı gibi olunca, senelerce tefekküre daldığımı farz edelim; bu alemden bu zerrenin dahi mahlûk (yaratılmış) olduğuna dair bir bilgi elde edilemez.
Sonra... Nefsimin görünüşüne gelmesine ve özümde has yüze nazar vaki oldu. Bu görünüşe geliş, eski bir elbise suretın-deydı. Yırtık pırtıktı, bir şahsa da giydirilmişti. Bildim kı, bu şahıs, o has yüzdür; lâkin hakkaniyet unvanı ile suret bulup öyle şekil almamıştır.
Bu arada, o şahsın üzerinde bulunan ince bir deriye nazar ilişti. Sonradan, kendimi o deride buldum. Görünüş sayılan o elbiseyi de kendime yabancı gördüm. Yani benden ayrılıp gitmiş.
Yine nazar, o deri üzerinde bulunan bir nura ilişti; ama o nur, bir an sonra gözden kayboldu. Aynı şekilde o elbise ve den de gözden kaybolup gitti. Ve önceki cehalet hali bakı kaldı.
Bu anlatılan rüyanın tabirini, bilgimin yetiştiği kadar arz etmeye çalışacağım. Yeter ki: Doğruluğu ve yanlışlığı bilinsin. Şöyle ki;
O anlatılan suret, ayan-ı sabite'den (değişmeyen görünüşlerden) ibarettir; vücubla imkân arasındaki berzah (geçit) gibi.
Mektûbat-ı Rabbânî
Nasıl ki, onların her biri, iki yandan bir yana ayrılır; kemal derecedeki farkla gerçekleşir.
Elbise ile nur arasındaki deriye gelince... O da: Varlıkla yokluk arasındaki berzahtır.
Sonradan, kendimi o derinin aynı bulmam ise... berzahiyete ulaşmama işarettir.
Bundan önce rüyalarda: kendimi varlıkla yokluk arası berzahta bulmuştum. Bundan zahir olan odur ki; Afaka nisbetle durum böyledir ve bu nefse olan nazardır.
Anlatılandan başka bir fark daha zahir oldu ama, yazı sırasında onu unuttum. Bu ve daima nasıl olmakta olanlar; cehalet ve yabancılıktan başka bir şey getirmedi.
Bu gibi oyunlar, ara sıra çıkıyor; sonradan da kayboluyor. Ancak, ona dair bir marifet kalıyor o kadar.
Bazı rüyaların tabirinden aciz durumdayım. Onların tabiri zımnında hatırıma gelenlere ise... itimad edemiyorum. Bunun için, size arz etme yoluna cür'et ediyorum. Ümid odur ki: Haz-retın uyarması ile yakin hali hasıl olsun.
Beklenen odur ki: Bu düşük ilgilerden, teveccühünüz bereketi ile necat hasılda. Aksi halde, iş cidden zordur.
Anlatılan manada bir şiir şöyledir:
Yardımı yoksa kula, Hakkın ve has kullarının;
Serhend meşayihinden. Şeyh Abdüllah Niyazi'nin oğlu Şeyh Taha ki, bu zatla Hacı Abdülaziz arasında tam bir sevgi bağı v ardır. Kendisi mübarek ayaklarınızı öpmeyi dilemektedir. Aynı zamanda inabe ve bu tarikat-ı aliyye-i şerifeye girmek isteği de var. Sadakatle, engin gönülle bana iltica etti; kendisine istihare emrini verdim. Zahirde bir bağlılığı da var.
Burada zikir yolu alanlar, çoğunlukla rabıta yolu ile uğraş-maktalar. Rüyada gördüğü mana sebebi ile bazıları rabıta almak için geliyor. Bazılarının da, Dehli'den gelmeden önce rabı-
ta ile bağı var, baştan huzur ve istiğrakla da gitmektedirler.
Onların bazısı, sıfatları asla vermekte, yanı sıfatları O ndan İbaret görmektedir. Bazıları da böyle değildir. Lâkin, onlardan hiçbiri, vahdet-i vücud yoluna gitmemektedir; hatta nurlara ve keşiflere de.
Molla Kasım Ali, Molla Mevdud Muhammed ve Abdülmümin; cezbe makamında üst noktaya vasıl oldular. Fakat Molla Kasım, nüzule dönüktür. Diğerlerinin nüzulü malûm değil.
Şeyh Nur, o noktaya yakındır; ama henüz oraya ulaşmadı. Molla Abdürrahman dahi, o noktaya yakındır; ama arada az mesafe var. Molla Abdülhadi'nin kendinde, istiğrakla huzur var. Şöyle
-Mutlak münezzeh şanı büyük Allah'ı eşyada tenzih sıfatı ile müşahede ediyorum. Keza fiilleri de, o Yüce Zat'tan görmekteyim.
Taliplere ve istidatlılara gelen feyizler; ancak yüceliğinizden gelen bir devlettir. Onların feyizleri babında, bu Fakir'in bir katkısı yoktur. Bir mısra:
Ben yine o Ahmed'im, değişmedim.
Vakıalardan bir vakıa (rüya) esnasında şöyle demiştiniz:
-Eğer onda mahbubiyet (sevgililik) manası olmasaydı; maksada erişmekte çok duraklama olurdu.
Böylece, inayetinizle mahbubiyeti de beyan etmiş oldunuz. Bu kelâmdan, benim tam bir ümidim var. Bu cür'etlerin hemen hepsi de ondan geliyor.
15. MEKTUP
MEVZUU: Bazı saklı sırlarla, hübut ve nüzul (iniş ve düşüş) makamı ile bağlantısı olan hallerin beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu şeyhi Muham
med Bakibillah'a yazmıştır.
Bu, hazır olduğu halde gaib olmuşun, bulduğu halde yitirenin, dönük göründüğü halde kendini sunmuşun bir arzuhalidir
Onu. uzun bir süre taleb etti, buldu. Sonra işi bir başka mertebeye erişti: Eğer ararsa kendini buluyor.
Şu anda, onu yitirdi, ama nefsini (kendini) buldu. Onu yitirmesine, kaybetmesine rağmen aramıyor ve ondan bir haber de sormuyor.
Ilım açısından bakılsa: Hazır, bulucu, dönük durumda.
Zevk cihetinden bakılsa: Kaybolmuş, yitik, yüz çevirmiş halde.
Zahirde bakı, ama batında fanidir. Beka gözü ile fanidir; ama fena gözü ile de bakidir. Ne var ki, fena ilmi yöndendir beka ise zevke dayalı.
Artık işi, hübut ve nüzula (düşüp inmeye) kaldı; suuda ve uru-ca (yükselerek çıkmaya) engel var.
Her ne zaman onu, Mukallib'ül-kulub'a (kalblerin sahibine) kalbden alıp yükseltseler, tekrar onu Mukallib'ül-kulub'dan alıp kalb makamına indirirler.
Ruhun nefis elinden halâs bulmasına, nefsin dahi itminan sonrası ruh nurlarının baskılarından kurtulmasına rağmen, yine onu ruh ve nefis cihetine birleştirici eylediler. Onu, anlatılan ıkı cihetin arasını birleştiren bir geçit ile yüzyüze getirdiler.
Ona, üstten faydalanmayı, altta da faydalı olmayı bir arada verdiler. Buna sebeb: Üstte anlatılan geçitlik durumudur.
Şimdi istifade kaynağında faydalıdır; faydalı gözündeyse istifadelidir. Bu manada bir şiir şöyledir;
Ey o kıssa ki, gihlse şerhine uzar;
Nasıl uyulsun, yazıldıkça kalem kırar.
Bir başka maruzat... Sol el, kalb makamından ibarettir. Ama bu makam, kalblerin sahibi yüce varlığa yükselmeden önceki* dir. Yüksekten düştükten sonra, kendisine inilen kalb makamı ise bir başka makamdır. Burası, sağla sol arası bir geçittir.
babına açık olan mana da budur.
Sülûkü olmayan meczuplara gelince. Bilhassa kalb erbabı olarak, kalblerin sahibi zata ulaşmaları sülûke bağlı bir durumdur.
Bir makamın, herhangi bir şahsa bağlanması, o makamda, o şahıs için belli bir makamın olmasından kinayedir. O makam erbabı kimselere bakarak bu şahsın, orada belli bir imtiyazı vardır. Bu imtiyaz cümlesinden olarak üzerinde durduğumuz mana için, cezbe halinin önceden gelmesidir.
Anlatılan makama uygun olan ilimlerin ve marifetlerin menşei has beka makamı; kalb makamı ilimlerinin tahkiki; cezbenin sü-lûkün, bekanın ayrıntıları ve benzeri işler, yazılması vaadedilen risalede tafsilatı ile yazılmıştır.
Seyyid Şah Hüseyin, telaşla ve acele ile yola çıktı. Gönderilen yazının temize çekilmesine fırsat kalmadı. İnşaallah, tezce mütalaanıza sunulur.
Aziz Mütavakkıf, cezbe makamının üstünde iniş kaydetti. Ne var ki, bu aleme dönük yüzü henüz yoktur; yönelişi hep yukarıya... Üste yükselmesi zorlama ile olduğundan, cezbeye tabiatı bakımından daha bağlı... O makamdan iniş esnasında, az bir şeyi beraberinde getirdi. Sahip olduğu şeyin derecesi ise, zorlamalı yönelişten ne olduysa o kadar.
Zaten yükselmesi de, bu yönelişin eseri olup, şu anda dahi vardır. Ama, cezbesi nisbetindedir. Meselâ: Cesetteki ruh, karanlıktaki aydınlık gibi bir şey.
Ancak bu cezbe, Hacegân zatların cezbesi gibi değil. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın. Daha çok bu cezbe, büyük babalarından gelip kendisine ulaşan Hace Ubeydüllah Ahrar'ın cezbesine benzemektedir. (Reşehat adlı eserde anlatıldığına göre; burada Ubeydüllah Ah rar Hz.lerinin ana tarafından dedelerine işaret ediliyor. Meselâ: Ömer Bağıştan? ve çocukları, akrabaları) Onların bu makamda, kendilerine has yerleri vardır. Taliplerden bazıları, rüyada şöyle görmüş: Bu Aziz Mütavak
getirecek manalar da akla geldi. Fakat bu mektubu getirenin hemen yola çıkması, onu yazma fırsatı vermedi. İnşaallah, tez zamanda, onu da emrinize sunacağım.
Şu anda, başka bir risale yolluyorum, bunu temize çekmiştim.
Bu risalede, arkadaşlardan bazılarının arzusunu yerine getirdim.
Onlar, benden istemişlerdi kı: Bu tarikatta kendilerine faydalı olacak nasihatları kendileri için yazayım, onun manaları ile amel edeler. Gerçek şu ki: Görülmemiş güzel bir risale oldu, bereketi de çok.
Onu yazdıktan sonra malûm oldu kı; Resulullah (sav) Efendimiz, mana aleminde; ümmetinin çokça meşayihi ile toplu halde hazır olmuştu. Elinde de bu mübarek risale vardı. Kemal derecesinin keremi icabı onu öpüyor ve meşayihe göstererek şöyle buyuruyordu:
-Layık olan odur ki, bunda bulunan itikad işleri tahsil yollu bilme.
Bu ilimlerle saadet bulan cemaat ise nurlu, mümtaz, azız varlıklar olarak, Resulullah (sav) Efendimizin karşısında duruyorlardı.
Hasılı: Resulullah (sav) Efendimiz, bu rüyanın yayılması ve açıktan anlatılmaısı için, o mecliste bu Fakir'e emir verdi.
Bir mısra:
Keremii zatlarla olan işte neden güçlük olsun.
Huzurunuzdan ayrıldıktan sonra içimde, ırşad makamı için pek bağlılık kalmadı. Sebeb; Daha yükseğe meyil arzusunun varlığı.
İstiyorum kı: Zaviyede bir müddet oturup kalayım. İnsanlar, arslan ve kaplan misali görünmekteler. Uzlet ve inziva azmi samımı geliyor, ancak istihare bu matluba muvafık düşmüyor.
Yakmbk derecelennın sonsuzluğunun da sonsuzluğuna yük
selmek; ne kadar bunun sonu yok ise de müyesser oldu. Fakaı o kadar da kolay olmadı; çünkü haller daima değişmektedir "Zira o, her anda bir başka şandadır."(55/29)
Mealine gelen ayet-i kerime, bu manada açıktır.
Hülasa: Allahu Tealâ'nın dilediği nisbette beni, cümle meşa-yihin makamlarından geçirdiler.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Aldı gülü yerden kerim zatların elleri;
Uzattılar Yüce Zat'a tuttular ileri.
Bu işte, meşayih ruhaniyetinin arabuluculuk etmelenni saymaya kalksam, iş uzar ve bıktırır.
Hasılı: Cümleten. asıl olan makamlardan geçirildim; tıpkı gölge makamlarını geçmişim gibi. Evvelden de evvel, illetsiz, sonu olmayan bu inayetleri nasıl anlatayım? Yazılması mümkün olmayan, velayet ve kemalat çeşitleri bana sunuldu.
Zilhicce ayında, nüzul (iniş) derecelerinden kalb makamına indim. İş bu makam: Tekmil ve irşad makamıdır. Lâkin, bu makamın tamama ermesi, tekmili için bazı şeyler mutlaka lâzım. Bunları bulmak da nasıl müyesser olur ki?.. Bu iş kolay değildir.
Murad olma durumunun varlığı ile, menziller kat edilir. Mürid-lere Nuh Nebi ömrü verilmiş olsa dahi, kolayını bilemezler. Gerek o ki, bu husus, murad olanlara mahsustur, müridlere (İrade (dileme) fiilinin faili mürid, mef'ulu murad dır. Murad. fiilin üçüncü halidir ki, irade'nin mürid'de yok olması gibi müridin de murad'da yok olmasını ve velâyetin son makamını ifade eder) burada yer yok.
Efrad (sırf tevhide eren seçkin) kişilerin son yükseldiği makam ise, asıl olan makamın ilkidir; hepsi bu kadar. Efrad zatların bundan öteye geçmeleri yoktur.
"Bu Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah büyük fazlın sahibidir."(62/4)
Meâlinde gelen ayet-i kerime bu manaya açıktır.
jşte tekmil ve irşad mertebelerinde durmanın İç yüzü budur.
Bu durakta nurun görünmez oluşu, ancak şu sebebe dayanır; Gayb zulmeti her yanı kaplamıştır. Bundan başka bir şeye dayanmaz. İnsanlar, anlatılanın dışında bazı şeylen hayal hanelerinde yoğururlar ki, onlara itibar etmek doğru değildir.
Bu manada bir şiir:
Ahmaklar ne anlar büyüklerin hallerinden;
Kısa sözlü selâmla, sessiz geç önlerinden.
Anlatıldığı gibi olan zanların, zarar ihtimali çok fazladır. Bu gönlü kırık {İmam-ı Rabbani Hz.leri kendisini kasd ediyor) olanın hallerine karşı, onların hayalat nazarlarını kapama emri yerinde-dir. Zira o gibi nazarların da, kendilerine göre bakacak yerleri vardır.
Şu dahi bu manada bir başka şiir:
Gayb olmuşum, artık beni aramayın,
Gayb olanları sakın ayıplamayın.
Yüce Hakkın gayreti üzerinde düşünmek lâzımdır. Yüce Hakkın dilediği bir işin noksanlığına kail olup kelâm etmek cidden uygun değildir. Aslında böyle bir şey, o Yüce Zat'la çekişmeye girmektir.
Az önce anlatılan kalb makamına iniş, hakikatta fark (görünüşlerin birbirinden seçilip ayrılması) makamına iniştir ki, irşad makamıdır.
Bu yerde görülen fark, nefsin ruhtan, ruhun dahi nefisten ayırd edilmesinden ibarettir. Ama, nefsin ruh nuruna girişinden sonra. Fakat, özünde birlik olan bir mana için.
Anlatılan giriş olmadan evvel, cem ve farktan (Cem, topluluk demektir kı, Allah 'm varlığının, sonradan var edilmiş bütün varlıktan kendi ezeli ve ebedi varlığı içinde toplamış olduğu ve sa-likin cezbe makamında her şeyi bu topluluk halinde bilmesini ifade eder. Fark ise, varlıkların, o topluluğun ayrıntıları olarak müşahede edilmesini ifade eder) anlaşılan mana bir sekir halinden ileri gelir.
Yüce Hakkı, halktan ayrı ve açılmış görmeyi sanırlar ki fark
makamıdır; bu bir hakikat değildir. Hatta, anlatılan ruhu da Hak sanırlar. Aynca, ruhun nefisten ayırd edilişim, farklı durumunu da,-Hakkın kendi kendinden ayrılışı sanırlar. Halbuki, yüce Hak kın imtiyazlı durumu, halkın çok çok ötesinde yüce ve mukaddes bir mana taşır.
Üstte anlatılan kıyas, ekseriyetle sekir erbabının bilgilendir ışın gerçek yüzü onlardan kaybolmuştur.
İşin aslı, Sübhan Allah'ın katindadır.
Cezbe ve sulûk erbabının ilimlerini ve bu iki makamın her birini, tafsilatı ile bir başka risalede yazdım. Mübarek nazarınız ona değerse şeref bahşedecektir inşaallah.
MEVZUU: Uruc (çıkış), nüzul (iniş) ile ilgili haller hakkındadır.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
Hizmet hususunda en küçük olandan bir arzuhaldir.
Uzun zamandan beri duraklamada kalan bir Aziz vardı ya, bu mektubu yazdığım gün, bir zuhurat oldu; O, bu kaldığı makamdan yükseliş kaydetti, yani Uruca benzeyen bir halle. Sonra alta indi; ama tam manası ile inemedi.
Bu makamın altında bulunan kimseler dahi, aynı şekilde yükseldiler. İnişe doğru yönelmeye de başladılar. Yani; Bu üst makamın yolu ile.
Bundan sonra, zuhur edecek olan her keyfiyeti arz edeceğiz.
Anlatılan muameleye uğrayan da, halinin açılmasından sonra bir şey yazsa, doğruya daha yakın olur. Çünkü, bu nüzul hadisesini anlatıp yazmak pek zor.
Gül suyu ile gıda alması sebebi ile bu Fakir'e dahi zaaf geldi Bütün bunlardan dolayı, bu nüzul işi ile meşgul olamadım; sonunun neye vardığını da göremedim.
inşaallah yakında, bazı zuhurat olur.
18. MEKTUP
MEVZUU:
a)Telvinden sonra hasıl olan temkin.
b)Üç velayet mertebesinin beyanı.
c)Vacib Taâlâ'nın varlığının zatından ayn olduğu ve daha başka hususlar.
NOT; İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu mükerrem şeyhi Muhammed Bakibillah'a yazmıştır.
Kulların en küçüğü kusurlu Abdülahed oğlu Ahmed'in arzu-hâlıdir.
Bu hallerin varidatı devam edip geldikçe, onları arz etmek cesaretinde bulunuyoruz.
Sübhan olan Yüce Hak, yüksek teveccühlerinizin bereketi ile hallerin köleliğinden kurtarıp telvinden halâs ederek temkin makamı ile şerefyab ettikten sonra, işin neticesi olarak hayret ve acizlikten başka bir şey hasıl olmadı.
Vuslattan yana, ayrılmak ve bölünmek kaldı.
Yakınlıktan yana uzaklıktan gayrı bir şey kalmadı.
Marifetten yana da güldürücü sözlerden gayrisi artmadı.
İlim olarak cehaletten gayrisi olmadı.
İşte anlatılanlardan ötürüdür ki, arzuhallerin takdiminde duraklama vaki oldu. Sırf ayrılık günlerinin hallerini arz etmeye de cesaret edemedim. İş bununla da kalmadı, bende öyle bir soğukluk meydana geldi ki, hiçbir şeye karşı bende bir meyil kalmadı, keza bir şevk de kalmadı. Tembellik erbabının yolunda olduğu gibi, herhangi bir amelle meşgul olamıyorum.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Bir şey değilim, daha noksanı kimdir?
Muattal kalır o ki bir şey değildir.
Neyse... asıl maksada dönelim. Arzedeceğimiz şudur:
Acayip bir durum: Sübhan Hak beni şu anda hakkal-yakin makamı ile müşerref eyledi. Orası öyle bir makam ki, ilim ve ayn
orada birbirine perde değil. Fena ile beka, orada bir arada. Hayret gözünde ve emare yokluğunda ilim ve şuur var. Gıybetin (gaipte bulunmanın, uzaklığın) özünde ünsiyet ve huzur var. İlmin ve marifetin varlığına rağmen, cehalet ve güldürücü sözlerden başka artan bir şey yok.
Bu manada bir mısra:
Dikkatle bakıp şaşınız, vuslattaki şaşkına.
Allahu Tealâ bana, katıksız olan sonsuz inayetiyle yakınlık ve kemalât basamaklarında nihayeti olmayan ilerlemeler nasib etti.
Velâyet makamının üstü, şehadet makamıdır. Velâyet ile şe-hadet makamının nisbeti; sun tecelli ile zati tecellinin nisbeti gibidir. Hatta, velâyetle şehadet arasındaki uzaklık, bu iki tecelli arasındaki uzaklıktan bir misli daha fazladır.
Şehadet makamının üstünde, sıddıkıyet makamı vardır. Bu iki makam arasındaki mesafe, ibare ile anlatılmaktan çok uzaktır, ona işaret edilip belirtilmekten yana da çok çok yüksektir.
Sıddıkıyet makamının üstünde, ancak nübüvvet makamı vardır. Nübüvvet ehli zatlara salât, selâm ve saygılar... Nübüvvet makamı ile sıddıkıyet makamı arasında başka bir makam yoktur; hatta muhaldir. İş bu hüküm, yani muhal olma hükmü, açık ve sağlam keşifle bilinmiştir.
Ehlüllahtan bazılarının isbata çalıştığı, bu iki makam arası vasıtalı olarak bir makam bulup adına: Makam-ı kurb (yakınlık makamı) dedikleri makama da ulaştım; hakikatine bilgi sahibi oldum. Ama nice çok teveccühten ve ağır taarruzdan sonra, önce bana, büyüklerden bazısının beyan ettiği durum zuhur etti, sonradan da işin hakikati malum oldu.
€vet, bu makamın husulü ancak Uruc (yükseliş) zamanı sıd-dıkıyet makamının husulünden sonra olur. Ne var ki, bunun iki makam arasında vasıta oluşu da, teemmül mahalli olup düşündürür.
Neyse. İşin hakikatim bu suretle huzurunuza vardıktan sonra inşaallah tafsilatıyla arz edeceğiz.
Bu makam, (yanı Sıddıkıyet makamı) cidden yüksek bir makamdır. Yükseliş menzillerinde bunun üstünde bir makam bilinmiyor Allahu Tealâ'nın varlığının zatından ayn bir mana taşıdığı da bu makamda zahir oluyor. Ehl-ı Hak bilginleri katında yerleşmiş olan ve kesinleşmiş olan da budur. Allahu Tealâ. onlann çalışmalarını şükrana layık eylesin. Buradaki bu vücud yolda kalmaktadır: sonra yükseliş onun ötesinde devam eder.
Nitekim, üstte anlatılan manayı. Şeyh Ebulmekânm Rükned-din Alâüddevle bazı eserlerinde anlattı.
Bu vücud aleminin üstünde; Melik, Vedud zatın alemi vardır, Sıddıkıyet makamı, beka makamı olup bu aleme bakar. Nüzul itibariyle aleme ondan daha alta dönük olan nübüvvet makamıdır ki, hakikatta sıddıkıyet makamından daha yüksektir. Zira nübüvvet makamı, ayıklık ve beka makamıdır.
İş bu anlatılanlardan anlaşılıyor kı; Kurb makamı için, anlatılan ıkı makam arasında bir berzahit (geçit) durumu yoktur; çünkü bunun gözü, sırf tenzihe dönüktür; yükselişin de tamamı sayılır. O iki makamla bunun arasında çok fark vardır.
Bu manada bir şiir şöyle gelmiştir:
Tuttular beni aynaya sanki kuşlarıyım;
Kavlini ezeli ustamın konuşmalıyım.
Şer'i, nazari, istidlali ilimler (şeriatın görüşle ve delillerle elde edilen bilgileri): Zaruri ve keşfi olmuştur. Bunlarla şeriat alimleri usulleri arasında kıl kadar fark yoktur. Ancak bu ilimler, icmal yolundan tafsile getirilmiş, nazariyattan zaruriyete çıkarılmıştır.
Bu manada, Hace-i Azam Bahaeddin Nakşibend Hz.lerine şöyle soruldu:
-Sülükten maksad nedir?
Allah sırrının kudsiyetini artırsın, şöyle anlattı:
-Bundan maksad, icmal (toplu) yollu olan marifeti tafsile (ayrıntıya) dökmektir; istidlali olanı da keşfe getirmektir.
Bunlardan başka bilgilerin hasıl olacağını söylemedi.
Evet... bu tarikatta, çok çok ilimler zuhur eder; çok değerli ir
Mektûbat-ı Rabbânî
fan duygulan hasıl olur. Lâkın bütün bunları geçmek gerekir.
Bir salık, sıddıkıyet makamı sayılan nihayetlerin nihayetine ulaşmadıktan sonra, bu hakikat ilimlerinde, yakın (kesin bilgi) haline dayalı marifetlerden yana nasibi olamaz.
N’olurdu hileydim; bu makamın ilimlerinden, marifetlerinden yana hiçbir nasiplen olmadığı halde, ehlüllahtan kimlerdir ki; Kendiler için bu makamdan nasibe kail olurlar?.. YoJu nedir?.. Şu ayet-ı kerime bu manada ne kadar güzeldir.
"Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır."(12/76
Kaza ve kader meselesinin sırrına da muttali oldum. Bunlarla, şeriat-ı garranın esasına aykırı olmayan bir yolla bu meseleyi bildim. Şekillerin hiçbiri ile onların arasında aykırılık yoktur. Hem de, icab noksanlığından ve cebir şaibesinden münezzeh ve beri olarak. İş bu mana zuhurda, mehtaplı gecedeki ayın on dördü gibidir. Asıl şaşılacak durum şu ki; Şeriatın esasına aykırı bir durum olmadığı halde, bu meselenin gizli tutulmasına se-beb nedir?.. Şayet onda, bir aykırılık şaibesi olsaydı; gizli tutma işinde bir bağlantı kurulabilirdi. Belki de bu sır şu ayet-i kerimede saklıdır:
"Yaptığından sual olunmaz."(21/23)
Bu manada gelen bir şiir şöyledir:
O kimdir söz eder işi hakkında;
Ey sözcü, rıza ve teslim dışında.
Maarif ve ilimlerin feyizleri, bahar bulutlarından yağan yağmur gibi feyiz olarak gelmektedir. O şekilde ki; Kuvve-i müdrike (idrak, anlama gücü), onu taşımaktan aciz durumdadır. Kuv-ve-i müdrike, mücerred bir tabirdir. Yoksa, Yüce Sultanın ihsanları, ancak onun taşıyıcılarına yüklenebilir.
İlk önceleri bu duyulmamış ilimleri kitaba yazmak için içimde bir heves vardı; ama buna muvaffak olamadım. Bu hususta, bende bir ağırlık ve zorluk oluyordu. Sonunda, kendi kendimi
Bu türlü feyiz yollu gelen ilimlerden gaye meleke husulüdür; onu ezberleyip durmak değildir. Nitekim ilim talebeleri, ilmi, mevlevi ve melekeye nail olmak için öğrenirler: yoksa maksat, sarf, nahiv ve diğer ilimlerin usullerini ezberlemek değildir
Yukarıda işaret edilen ilimlerden bazılarını arzetmek istiyoruz. Önce şu ayet"! kerime ile başlayalım:
"Onun benzeri gibi yoktur; o, hakkiyle işiten, kemaliyle görendir."(42/11)
Bu mübarek cümlenin başı, zahir olan mana gibi, sırf tenzihin ısbatıdır.
"Hakkiyle işiten, kemaliyle görendir."(42/11)
Bölümü ise, tenzihi tam ve tekmil etmektedir. Bunların daha açık beyanı şöyledir:
Yaratılmışlar için işitme ve görme durumunun sübutu; toplu manada olsa dahi bir benzeyişin sabitliği dolayısıyla vehim yollu vardır. İşte, Allahu Tealâ bu vehmin defi için, görmeyi ve işitmeyi onlardan nefyetmektedir. Kısaca şu mana anlatılmak istenir: Hakkiyle işiten, kemaliyle gören ancak o Yüce Allah'tır.
Bu mana yanlış anlaşılmasın, biraz daha açalım:
Mahluklarda, göz ve kulak mevcuttur; ama bunların, gerçek manası ile görmekte ve işitmekte bir dahli yoktur. Sübhan olan Yüce Hak, kulağı ve gözü yarattığı gibi, görmeyi ve işitmeyi de yaratmıştır. Hem de, âdet olduğu yoldan, sözü edilen iki sıfatı yarattıktan sonra. Bunda mahluk sıfatların hiçbir tesiri yoktur. Bu arada bir tesir sözü edecek olsak dahi, ondaki bu tesir de mahluktur. O mahlukların kendileri sırf cemad nev'inden olduğu gibi; aynı şekilde sıfatları da cemad nev'inden sayılır.
Üstte anlatılan manaya bir misalle yol verelim:
Allahu Tealâ, Kadir sıfatı ile sırf kudreti icabı taşta bir konuşma yarattığı zaman:
-Hakikaten taş konuştu. Onda konuşma vasfı vardır, denemez.
Mektûbat-ı Rabbani
Hülasa olarak, mana bu merkezdedir. Taş, cemad (cansız) sayılır; anlatılan sıfatın onda varlığı farzedilse dahi, o da kendi gibi cansız cemaddır. Onun, asla harf ve ses çıkarmakta bir dahli yoktur.
İşte, bütün sıfatlar, üstte anlatılan kabilden olup, öyle kıyaslanabilir.
Bu babda asıl anlatılmak istenen gaye şudur: Bu iki sıfat, diğerlerine nazaran, daha fazla zuhur etmekte olduğundan, Alla-hu Tealâ onların nefyi için bir özellik yarattı. Kalanlann nefyı, bunlara kıyasla daha uygundur.
Şu da ilim üzerine bir ilmi görüş. Sübhan olan Yüce Allah, mahlukta önce ilim (bilme) sıfatını yarattı; sonra onun maluma (bilmene) teveccühünü yarattı. Daha sonra o sıfatın, bu mahlukla ilgisini yarattı. Daha sonra bu malumun ona inkişafını yarattı, ilim sıfatını yaratmasının akabinde dahi mahlukta inkişafı yarattı.
İş bu yaratma durumu, İlâhi âdetin cereyan tarzına göre olup, gitti, işte, bundan da bilinmiş oldu ki: Anlatılan inkişafta, ilmin bir dahli yoktur.
Şimdi, üstte anlatılan mana yolundan; daha önce anlatılan işitme ve görme sıfatlarını tekrar ele alalım. Şöyle ki:
Allahu Tealâ, mahlukta önce işitme sıfatını yarattı. Şonra duymayı ve işitilen şeye teveccühü yarattı. Sonra, işitmenin kendisini yarattı. Daha sonra, işitilen şeyin idrakini yarattı.
Görme durumu da aynı. Önce görme sıfatını yarattı. Sonra, göz bebeğinin dönüşünü ve görülecek şeye teveccühünü yarattı. Daha sonra görülen şeyin idrakini yarattı.
Anlatılan kıyas, sair sıfatlarda dahi caridir.
Tam manası ile işiten, gören o kimsedir ki; işitmesinin ve görmesinin başında, anlatılan iki sıfat bütünüyle kendisinde buluna... Bir kimse böyle değilse o: Hakkıyle işiten, kemaliyle gören olamaz.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki: Mahluklann sıfatlan da, ken-dilen gibi, cemadat nev'indendir.
Bu manada son kelâm şudur:
-Allahu Tealâ, yaratılmışlardan, başlıca bu sıfatları nefyetti; artık onlar için kendilerine has olan bir sıfat yoktur Bu sıfatlar, Sübhan Allah'ın zatı için sabit olmuştur ki, tenzihle teşbih arası birleştirilsin. Hatta, mevzumuz olan ayet-i kerimenin tamamı; tenzihin ısbatı, başlıca benzeyişin nefyi içindir.
Birinci manada anlatılan bilgi... Yanı: Bu mahluklardaki sıfatların Sübhan Hakka ait oluşunu, onların kendilerini sırf cemadat çeşidinden sayıp anlatılan sıfatların onlardaki zuhurunu görmek için şu misal yerındedır: Oluk, testi ve bunlardan zuhur eden su. Sıfatların onlardaki zuhurunu, mahlukta anlatılan misaldeki gibi görmek, velayet makamına yakışan ilimler meyanında sayılır İkinci manada anlatılan bilgiye gelince. Yani: Bu mahluklardaki sıfatların, Sübhan Hakka ait olduğunu vicdanen görmek, bilmek... Cemadatta görüldüğü gibi... O mahlukları dahi, ölüler misali şuursuz itikad etmek. Nitekim, bu manada, Allahu Tealâ şöyle buyurdu:
"Sen meyitsin; onlar dahi meyitlerdir."(39/30)
İş bu manada anlatılan ilim, şehadet makamına yakışan bir ilimdir.
Bu misalle aynı zamanda, iki makam arasındaki fark dahi anlaşılmış oldu.
Az şey çoğa delil olduğu gibi, bir damla su da varlığa ve bolluğa delildir. Bu manada bir şiir şöyledir:
Senenin bolluğu bahardan bellidir.
Nitekim bu yüksek makama çıkanlar, mahlukattaki fiilleri, ölü ve cemadattaki gibi görmektedirler. Hal böyle iken, o mahlukların fiillerini Sübhan Hakka bağlamazlar.
-Bu fiillerin faili Allah'tır, demezler.
Allahu Tealâ, böyle bir bağlantı kurulmaktan yana pek yücedir. Bu manayı, aşağıdaki misallerle biraz daha açalım. Şöyle ki: Bir şahıs, bir taşı hareket ettirdiği zaman, hiçbir şekilde:
-Bu şahıs hareket etti, denemez.
O şahıs, ancak hareketi meydana getirdi. Asıl hareket eden
Mektûbat-ı Rabbânî
ancak taştır.
Aynı şekilde, o taş cansız cemadat cinsinden olduğu gibi, ondan görülen hareket dahi öyledir. Yani:^Sırf cansız cemadat çeşidi bir hareket .. Bu mana icabı olarak, anlatılan hareket sonunda bir şahsın öldüğünü farz edelim; hiçbir şekilde:
-Onu taş öldürdü, denmez.
Şöyle denir:
-Taşı atan şahıs öldürdü.
Şeriat alimlerinin kavli, bu ikinci manada anlatılan ilme uygundur. Allahu Tealâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Onlar, şöyle derler:
-Kullarda görülen yapılmış işler, aslında Sübhan Hakkın yarattığı işler, onun san atıdır. Dilemek ve seçmek sureti ile işlerin onlardan çıkmasına rağmen durum budur. Fiillerin masuniyetinde (işlerin yapılmasında) onların bir dahli yoktur.
Onların işleri, yapılan amelin meydana gelişine göre olan tesir dışında, belli karışık bazı hareketlerden ibarettir.
Burada şöyle bir soru sorulabilir:
-Durum anlatıldığı gibi olunca, onlann fiillerine sevap ve ikap akla yakın bir şey olmaz. Zira onların durumu, taşa verilen bir emir gibidir. Onlardan dolayı ikap ve sevap verilmesi ise taşın fiiline yapılacak zem ve medih gibi olur.
Bu suale vereceğim cevap şudur:
-Taşla mükellef kişiler arasında fark vardır. Teklifin yeri, güç ve iradenin bulunduğu yerdir. Taşta ise, ne irade vardır, ne güç. Halbuki mükelleflerde irade vardır. Lâkin, onların bu iradeleri de, Süb-ban Hak tarafından yaratıldığından, muradın (irade edilenin, istenen şeyin) husulü babında bir tesiri yoktur. Dolayısıyla iş bu irade ölü gibidir.
Hülâsa. Murad olan dahi, İlâhi âdetin cereyan tarzına göre, gerçekleştikten sonra mahluk (yaratılmış)tır.
Her ne kadar mahlukun kudretinin müessir olduğu söylenirse de... isterse umumi manada olsun... Kaldı ki: Maveraünnehır alimleri de bu yola gitmişlerdir; iş bu tesir dahi kudrette mah-
lüktür. Tıpkı kudret kendi zatında mahluk olduğu gibi. Çünkü onun tesiri zımnında asla mahlukun bir seçme hakkı yoktur. Bunun için, o kudretin tesiri dahi cemadat mesabesindedir.
Bu mevzuu şöyle bir misalle kapatalım:
Hülâsa: (Mahlukata ait) zatlar, sıfatlar, fiiller sırf cemadattır, sırf ölüdürler.
Ayet-i kerimesinde anlatılan sıfatın hakiki sahibi Allah'tır. "Hakkıyle işiten; kemaliyle görendir."(42/11)
Meâlıne gelen ayet-i kerimesi ile anlatılan, yine odur.
"Tam manası ile bilen, gerçekten haberdar olandır."(66/3) Meâlindeki ayet-i kerime ile anlatılan yine odur.
"İrade buyurduğunu (istediğini) yapandır."(85/16)
Meâlindeki ayet-i kerime ile beyan edilen Yüce Zat yine odur.
Ve şu meâldeki mübarek ayet, onun şanında ne kadar güzeldir: "Anlat, söyle: Rabbimin kelimeleri için denizler mürekkeb olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenir; isterse bir misli daha yardıma gelsin."(18/109)
Edep dışı saydığım işler arttı, sözü uzatmam haddi aştı.
Ne yapabilirim ki? Kelâmın güzelliği, mutlak Cemil zattan geliyor. Beni öyle bir yere ulaştırdı ki, orada; Söz uzadıkça güzelleştiği sanılıyor. Her ne miktar ondan anlatılsa, lezzet ve halâ-vette en üst dereceye varılıyor. Bununla beraber, kendimi o Yüce Zat'tan söz etmeye yaraşır görmüyorum. Hatta, ismini dahi söylemeye cesaret edemiyorum. Bu manada bir şiir var:
Misk, gülsuyuyla yusam ağzımı bin kere,
Yine de ehil olamam hiç onu zikre.
Bir başka manada şiir:
İnsana yakışan odur ki, zaman haddini unutturmaya.
Bu arada, asıl dilek şudur: Bol teveccüh ve inayet.
Yaramaz hallerimi nasıl arzedeyim? Kendimde her ne gibi iyi bir hal bulsam, o, anlattığım üstün teveccühün bir başlangıcı
dır. Yoksa;
Ben yine o Ahmed'im, hiç değişmedim.Meyan Şah Hüseyin'e tevhıd yolu zuhur etti; şu anda onunla hazza dalmış durumda. Hatıra, onu oradan çıkarmak geliyor kı, hayrete ulaşsın; asıl gaye de budur.
Muhammed Sadık, kendini zapt edemiyor; bunu küçüklüğüne vermek gerek. Seferde arkadaş olsa çok terakkiye nail olur. Dağa çıkarken arkadaştı; çok terakkiye nail oldu. Hayret um-manından kana kana içti. Hayret babında bu Fakir le onun tam bir münasebeti var.
Şeyh Nur dahi aynı şekilde bu makamdadır. Çok terakki etti.
Bu Fakir'in yakınlarından bir genç var; hoş halli cidden. Berki tecelliye yakındır; galiba ona karşı istidadı da var.Velâyet-i Muhammediye başta olmak üzere, velayet derecelen. O velâyet sahibine salât ü selâm ve saygılar.
b)Nakşibendi tarikatının medhi, sair tarikatlara nazaran üstünlük nisbetı. Allahu Tealâ, bu yol ehlinin sırlarının kudsiyetini artırsın.
NOT. İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu Hacı Musa'l-Kari'nin oğlu Muhammed Mekki'ye yazmıştır.
Lâtif mektup, zaif nahif kula ulaştı.
Allahu Tealâ, ecrinizi artırsın; İşlerinizi kolay kılsın, özürünüzü kabul buyursun. Zeyğ-ı basardan mütahhar (gözün maddeye kaymasından yana temiz) olan Beşerin Efendisi hürmetine.
Ona ve onun âline salâtların en faziletlisi, selâmların en ke-mallisf olsun.
Ey kardeşlerim! Bilmiş olunuz ki, ehlüllah katında "Fena" olarak anlatılan, ölümden evvelki ölüm gerçekleşmedikçe, mukad
des zata ulaşmak kolay olmaz. Hatta, havai, enfüsi ilâhlara (herkesin kendi içinde gizli olan vehim ve hayat putlanna) ve afaki sayılan batıl mabudlara ibadetten kurtuluş dahi mümkün olmaz. Keza, İslâm'ın hakikatine enlemeyeceği gibi; imanın kemale ermesi dahi kolay olmaz. Nerede kaldı ki: Tam abid kullar zümresine girilsin, evtad zatlar derecesine erilsin.
Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen: bu fena hali, velâyet mertebelerine atılan ilk adımdır ve işin başında hasıl olan bir kemal derecesidir.
Anlatılan mana açısından bakılıp velayetin evveline göre ahiri, ilk derecesine göre de son derece kıyas edilsin.
Bu manada şu şiir ne kadar güzeldir:
Gör gül bahçemi, anla baharımı.
Şu da bir başka şiir:
Bolluğu senenin, bellidir baharından.
Velâyet makamlarının birbirinden üstün dereceleri vardır. Şundan belli olmuştur ki: Her peygamber basamağında, kendisine has bir velâyet makamı vardır.
Velâyet derecelerinin en yüksek basamağındaysa. Resulul-lah (sav) Efendimizin kademi vardır. Ona ve kardeşlerine salâ-vatın en tamamı saygıların en uğurlusu.
Bir tecelli-i zat var ki, orada: İsimler, sıfatlar, şüun ve itibarlar için, ne icab yönü ile ne de selb yönü ile itibar vardır. İşte orası: Resulullah (sav) Efendimizin velâyetine mahsustur. İtibara ve vücuba bağlı itibar perdelerinin cümlesinin, ilim ve ayn (bilgi ve görünüş) olarak açılması, ancak bu makamda gerçekleşir.
İşte, anlatılan zamanadır ki, vuslat açıktan hasıl olur, gerçek olarak vecd hali gerçekleşir; ama bir zan olarak değil.
Resulullah (sav) Efendimize tabi olan kâmil zatlara, bu pek değerli makamdan nasib vardır. Ona salât ve selâm.
Üstte anlatılan mana icabı olarak, Resulullah (sav) Efendimize tabi olmanız gerekir. Şayet: Bu büyük velâyet makamını elde etmek, bu yüksek dereceyi tekmil etmek için yönelmiş ise-
Pek çok meşayih katında, üstte anlatılar zati tecelli, BERKi sayılır. Allah onlara rahmeti ile muamele eylesin. "BERKİ" demenin manası şudur; Şanı büyük Yüce Hazret'e karşı perdeler şimşek misali eız bir zaman içinde açılır. Bundan sonra, isimlerin ve sıfatların perdeleri gelir; Yüce Zat ın nurlarını gizler.
İş bu mana icabıdır ki; Zatı zuhur (Allah'ı her yönde ve yerde hazır ve mevcut görmek) şimşek gibi çakıp geçer, ama Zati gıybet (Zat'ı gaipte, gizli bilmek, sıfatlarda görememek) cidden çok uzun süre devam eder.
Nakşibendiye meşayihi katında bu zati, huzur, daima vardır Onlara göre, geçip giden huzura itibar yoktur. Allahu Tealâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.
Anlatılan büyük zatların kemal derecesi bütün kemal derecelerinin üstündedir; nisbetimiz dahi bütün nisbetlerin üstündedir Nitekim onların ibarelerinde şöyle gelmiştir;
-Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir.
Bu cümlede geçen "Nisbet" tabirinden murad, daimi zati huzurdur.Yukarıda anlatılan daha hayret verici bir durum şudur; Bu büyük zatlann tarikatında, nihayet, bidayet içindedir. Bu manada, Resulullah’ın ashabının yolunu izlerler. Allahu Tealâ ona salât ve selâm eylesin. Şöyle ki; Resulullah'ın (sav) ashabı, onunla yaptıkları ilk sohbette, işin sonunda erileceğe hemen ermişlerdir. İş bu mana, sonun ilk sığdırılmış olmasının manasıdır.
Resulullah (sav) Efendimizin velâyet makamı, cümle nebilerin ve resullerin makamlarından üstün olduğu gibi, anlatılan büyüklerin velâyet makamları, cümle velilerin makamından üstündür. Allahu Tealâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.
Nasıl anlatıldığı gibi olmasın ki, bunların velâyetleri. Sıddık-i Ekber'e (ra) dayanmaktadır.
Evet... bu büyük meşayihin bazı fertlerine, bu bağlılıktan bi
Bu cübbenin, adı geçen Ebu Said'e ulaşma haberi, Nefehat sahibi tarafından nakledilmiştir.
Bu Tarikat-ı Aliyye-ı Nakşibendiye'ye has bazı kemalâtlan açıklamaktan maksad; Talipleri bu yola teşviktir. Ne var ki, onun kemalâtını tam manası ile anlatmak bana göre değil... Mevlevi-Mevlâna Celâleddin-i Rumi-Mesnevi'de şöyle dedi.
Boşa gider onun şerhi cahillere,
Aşk gizlilik ister, düşmesin dillere...
Onları anlattım ki rağbet edile,
Yitirilip, dalınmaya hüzünlere...
a)Ruhla nefis arasındaki ilişki şeklinin ve bunların urucu (yükselişi) ile inişlerinin beyanı.
b)Ruhu ve cesede dair fena beyanı ile bunların bekası.
c)Devlet makamının beyanı ve evliyadan istihlâke (yok olmaya) varanlarla davete dönenler arasındaki fark.
NOT; İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Lahor Müftüsü Şeyh Muhammed'in oğlu Şeyh Abdülmecid'e yazmıştır.
Nur ile zulmetin arasını birleştiren; cihetten beri imkânı cihette hasıl olan mekânla eş eden; zulmeti nura sevdiren; ona aşık kılarak muhabbetin kemal derecesinde imtizaç ettirdi. Ta ki, bu ilgiden onun parlaklığı ve bu yakın cilâsının komşuluğu ile safa-
sı artsın. Tıpkı: Bir ayna gibi... Şöyle ki: Bir aynanın parlatılması murad edildiği, onun letafeti kasdedilmiş olduğu zaman, önce toprağa yatırılır. Ta ki: Bu zulmetle komşuluğundan onun satası kemale ersin. Bu çamurlu kesafetten ötürü değeri artsın.
Şundan ki: Bu nur, ilk başta kendisinde hasıl olan mukaddes müşahedeyi unuttu. Hatta, kendi özünü ve varlıklı tabilerini de bilmez oldu. Sebebi: Zulmani sevgilisine dalması, heyulani heykelle (maddi kalıpla) ilgilenmesidir. Bununla sohbeti dolayısı ile uğursuz kimselerden oldu. Onunla komşuluğu icabı uğurlu ke-rametlen kaybetti. Bu istiğrak sıkıntısı ile kalıp giderse... serbestlik fezasına uçmazsa... yazıklar olsun ona; hem de tam manası ile.
Çünkü: Kendisine gaye olan şeyin yolunu bulamadı; istidad cevherini yitirdi; sonra derin bir dalâlet bataklığına dalıp gitti.
Durum anlatıldığı gibi olmasına rağmen, şayet geçmişinde güzellik yazılı ise... üstün yardım kendisine yetişirse, başını kaldırır, yitirdiğini hatırlar ve şu şiiri okuyarak gerisin geri döner gelir:
Ey temennim, haccım da umrem de sanadır;
Cemaatin haccı toprağadır, taşadır.
Şayet kendisine matlubun şühudunda en güzel yoldan İkinci bir istiğrak hasıl olursa... en güzel yönleriyle mukaddes zata teveccüh kendisine müyesser olursa... bu kere zulmet kendisine tabi olur; nurlarının ağırlığı altında o zulmet kaybolur gider.
Şayet bu istiğrak hali, başlıca zulmani bağları unutturacak hadde ulaşırsa... nefsini ve varlığını onlara bağlı olan şeylerle birlikte tamamen unutursa... nurların nuru müşahedesinde is-tihlhake ulaşır; perdelerin de ötesinde kendisine matlub olan huzur hasıl olur. Ve cesede, ruha dair fena ile şerefyab olur.
Şayet fenadan sonra anlatılan müşahede ile kendisine beka gelirse... o zaman ona: Fena ve beka cihetleri tamamlanır. İşte o zaman, kendisine velâyet ismini vermek doğru olur.
Durum anlatıldığı gibi oldukta nsonra, hali şu iki şeyden biri olur:
Birincisi: Müşahedesine daldığı varlıkta, devamlı bir ıstıhlha-ke (yok olmaya) girer.
İkincisi: Halkı, Yüce Sultan Hakka davete döner. Bu durumda, onun iç alemi, Sübhan Allah ile olup dışı halk iledir
İş bu durumda onun nuru, içinde duran matluba dönük zulmetten halâs olur. Bu halâs sonu, ashab-ı yemin (emin kişiler) zümresinden olur.
Hakikatte onun için yemin (sağ) şimal (sol) yoksa da, yemin onun haline daha uygun ve kemaline daha münasiptir. Her ikisi de, hayır ve berekette ortak olmalarına rağmen, hayır cihetini toplamış olduğuna göre; Ashab-ı yeminden olması daha uygundur. Nitekim, onun şanında -şanı aziz olsun- şöyle geldi;
-Her iki eli de sağdır. (Resulullah (sav) Efendimiz kasd ediliyor; onun için solluk olmayacağı belirtiliyor.)
Bu zulmet, o nurdan ibadet ve taatın edası makamında gelmiştir. Burada; "Nur" demekle, imkâna bağlı nuru anlatmak istiyoruz ki, bu, ruhtur; hatta onun hulâsasıdır. "Zulmet" kelimesi ile de, cihetlere bağlı zulmeti murad ediyoruz; bu da nefistir.
Aynı zamanda, bu nur ve zulmetten zahir ve batın da murad edilir.
Bu arada şöyle bir soru sorulabilir;
-İstihlâke varan velilerin de, diğerlen gibi, bu aleme karşı şuurları vradır, ona yönelirler. Aynı zamanda, kendi cinsleri ile tanışıp görüşürler. Durum böyle olunca, istihlâkin ve devamlı teveccühün manası nedir? Bunlarla alem halkını davete dönenler arasında ne gibi bir fark vardır?
Bu soruya şu cevabı veririz;
-İstihlâk ve tam manada teveccüh; nefis, ruh nurlarına daldıktan sonra, nefsin ve ruhun birlikte teveccühleridir. Ki bu manaya daha önce işaret edildi. Aleme ve benzerlerine karşı şuura gelince; bunlar, his, kuva ve cevarihte (vücuddakı enerji, duygular ve organlarla) olur ki; bu sayılanlar, nefse ait parçalardır. Asıl toplu hulâsa, müşahedesinde olduğu varlığın mütalaasına, ruhun nurlarının derinliğine dalmıştır. Diğer bölümlen, anlatıldı
ğı üzere, t)nceki şuurunda kalır, kendisine hiçbir fütur da gel-nnez.
Ancak, bu aleme dönen öyle değildir. Böyle olan veli kulun nefsi, mutmaınne derecesine erdikten sonra, davet için o nurdan çıkar. Bu alemle kendisi için bir münasebet hasıl olur. Devlet dahi, icabet yerlerinde anlatılan münasebetle vaki çlur.
Gelelim:
-Nefsin toplu oluşuna ve duygularla benzerlerinin ise, onun tafsilleri, dediğimizin manasına... Şöyle kı:
Nefsin, bu çam kozası şeklindeki kalble bağlantısı vardır. Aynı zamanda bu, onun için ruhla kurulan bir bağlantıdır. Ama kalbe bağlı toplu hakikat tavassutu ile.
Ruhtan gelen varidat feyizleri, toplu halde önce nefse gelir. Sonra onun aracılığı ile diğer kuvvetlere ve organlara tafsil yollu dağılır. Böylece onların hülâsası, nefiste mevcud olmuş olur.
İşte, yukarıdan beri anlatılan mana ile, her iki evliya zümresi arasındaki fark belli oldu.
Burada bilinmesi gereken bir husus daha var; o da: Birinci evliya zümresi, erbab-ı sekir olup ikinci anlatılan evliya zümresi ise erbab-ı sahivdir. (Yani: Birincisi mana sarhoşluğu içindedir, ikinci zümre ise ayıktır.)
Şerefli mana birinci zümreye ait olsa da, fazilet ikinci zümrenindir.
Birinci olarak anlatılan makam: Velâyet makamına münasiptir.
İkinci olarak anlatılan makam ise mübüvvet makamıdır.
Allahu Tealâ, bizleri veli kulların kerametleri ile şereflendirsin, peygamberlere dahi tam manası ile tabı olma hususunda bizle-re sebat nasib eylesin. Allahu Tealâ'nın salâtı ve selâmı, Resu-lullah Efendimize, sair peygamberlere, salih kullardan, mukar-reb meleklerden tüm kardeşlerine. Tâ kıyamet gününe kadar. Amin!..
Bu duacı yazar, ona yabancılığı dolayısıyla, her ne kadar Arabiyatı iyi değil ise de, mektub-u şerifleri Arabi kelimelerle ya-
zıldrğından, imlâyı onlann imlâsına göre yazdı. Sözün sonu: Selâm
a)Nakıs vasıflı olanlardan tarikat almaya mani olmak ve böy-fesinin mazarratı.
b)Küfür ehlininkine benzeyen lâkapları almayı engellemek. NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hanlarhanı lâkabı ile bilinen Abdürrahim'e, mektubunun cevabı olarak yazmışbr.
Allahu Tealâ, bize ve size, halden (veya işten) yana boş olan sözden kurtuluş ihsan eylesin. Keza, amelden yana boş olan ilimden de.
Siyaha da, kızıla da peygamber olarak gönderilen Beşerin Efendisi Resulullah hürmetine. Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmlann en kemallisi.
Bu duaya: "Amin!" diyen kula Allah'ın rahmeti ulaşsın..
Salih sadık kardeş, mektubunuz uygun görüldüğü şekilde ulaştı; zatınızdan tercüman olarak, anlatacağını anlattı. Şöyle bir şiir söyledim:
Devletliye de, elçiye de merhaba güzel;
Sevgide, yüzü elçinin; yollayan kadar güzel.
Ey kemalât zuhurlarına kabiliyetli kardeş, Allahu Tealâ, fiillerinizi kuvveden (yapacağınız işi düşünce olmaktan) çıkarsın.
Dünya ahiretin ekim yeridir; oraya bir şeyler ekmeyene yazıklar olsun ki, o kimse, istidad arzını boş bıraktı, amellere ait tohumlan da zay etti.
Şunun da bilinmesi gerekir ki, yerin boşa giderilip zay edilmesi birkaç türlüdür. Şöyle ki:
1) Oraya hiçbir şeyin tohumu ekilmez.
2) Oysa habis ve fasit işlerin tohumu ekilir.
İkinci olarak anlatılan, mazarrat itibarı ile daha zorlu; fesad ciheti ile daha çokluğa sahiptir. İş bu mana açıktır; izaha gerek yok...
Tohumun habaseti ve fesadı şöyle olur: Noksan bir salıkten tarikat alınır; onun gittiği yola girilir. Şundan ki, o nakıs kimse nefsanı hevasına uyan bir kimsedir. Hevai arzuların tercih yönü olmadığında da şüphe yoktur. Şayet böyle bir tercih yapılırsa nefsani arzulara yardım olur. Bundan hasıl olan da, zulmet üstüne zulmettir. Çünkü nakıs olan kimse, Sübhan Allah'a ulaştıran yollarla, o Yüce Sübhan zata ulaştıramayan yolları ayırd edemez. Zira; Kendisi hiç oraya ulaşan bir kimse değildir. Sonra o: Talebelerdeki, değişik istidadları da, ayırd edemez. Böyle olunca, cezbe yolları ile sülük yollarını da birbirinden ayır edemez. Halbuki, çoğu kez bir talibin istidadı, cezbe yoluna daha uygundur; başta sülük yoluna uygun değildir.
Anlatılan mana icaba olarak nakıs kimse; yolları, değişik isti-dadları ayrıntıları ile bilemediği için, uygun olmadığı halde birini sülük yoluna sokar, yoldan saptırır; tıpkı kendisi saptığı gibi.
Kâmil ve mükemmel bir şeyhe, anlatılan hale uğrayan bir talibin terbiyesi ve sülükü düştüğü zaman, önce şunu yapmalıdır: Durumu belirtilen noksan şeyhten kendisine isabet eden şeyi izale ede... Onun yüzünden fesada uğrayan halini düzelte. Bundan sonra istidad toprağına, onun kabiliyetine uygun yararlı tohumu ata. İşte o zaman, orada güzel bitki biter.
Anlatılan mana, şu ayet-i kerimelerde ifadesini bulur:
”Kötü bir kelimenin misali, toprağın üstünden koparılmış bir ağaç gibidir; onun kararı yoktur."(14/26)
"Görmez misin? Allah iyi bir kelimeye nasıl misal getirir?.. O, güzel bir ağaç gibidir: Kökü sabittir; dallan; semada bir ağaç gibidir."(14/24)
Kâmil şeyhin sohbeti, kibrit-i ahmerdir. Onun nazarı devadır. Onun sözü şifadır.
Anlatılan zatın sohbetinden gayrisi, dikenli ağaç gibidir.
Allahu Tealâ, bize ve size Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde sebat ıhsan eylesin. O şeriatın sahibine, en faziletli salât, selâm ve saygılar. Çünkü Resulullah (sav) Efendimiz, esas emrin sahibidir; necatın medarıdır, saadet kaynağıdır. Onun şanında, Fars dili ile şu şiir ne güzel söylenmiş:
Arabi Muhammed, efendisi iki cihanın;
Yeri toprak olsun kapısında toprak olmayanın...
Sözü brada bitirelim: Resullerin Efendisine salât, selâm, ta-hiyyet ve bereketler duası okuyarak...
TETÜMME (Eksik kalan bir hususu belirtmek):
Her bakımdan şaşılacak bir husus. Doğru sözlü bir kardeş anlattı:
Kendi arkadaşlarından biri imiş: Değerli şairlerden biri, şiirde, KÜFRİ sözünü kendisine bir lâkab yapmış. Halbuki, kendisi büyük sadattan ve mukaba-i kiramdanmış... Keşke hileydim; bu şenaati belli şeni ismi seçip almaya kendisini ne götürdü?.. Müslüman kişiye lâyık olan odur ki: Yırtıcı arslandan kaçışından daha fazla, bu gibi isimden kaça... Tam manası ile bu ismi kötü göre. Şundan ki: Bu isim ve bu ismi alan Allah katında, Resulullah indinde buğzedilmiştir. Müslümanlar dahi küfür ehline karşı adavetle, sertlikle memurdurlar. Bu mana icabı olarak bu gibi çirkin isimden sakınmak, vaciptir.
Ancak sekir halinin ağır basmasından ötürü; bazı meşayihin ibarelerinde küfrün medhi, zunar (Zünnar: Yunanca bir kelime olup, rahiplerin bellerine bağladıkları iplere verilen isimdir.) Bağlamaya teşvik ve benzeri sözler, zahiren sarfedilmiştir, ama tevil götürür. O zatların sırlarının kudsiyeti artsın. Zira sarhoşların sözleri tevillidir, zahiren söylenen sözlerdir. Bunun için onlar, sekr halinin ağır basmasından ötürü, bu gibi şeylerin işlenmesinde mazur sayılırlar. Şu da bir gerçektir ki: Bu büyük zatlara göre küfrün hakikati, İslâm'ın hakikatına nazaran pek noksan sayılır. Bunun için sekir halinde olmayanlar, o halde olanları taklid etmekte mazur sayılmazlar; hem bu zatlar katında, hem
de şeriat ehli zatlar katında. Çünkü; Her şeyin bir mevsimi ve kendine has bir vakti vardır. O şeyin yararlı oluşu da, o mevsime göredir; diğer mevsimde iyi olmaz. Akıllı olan, birinci durumu, İkincisi ile kıyas etmez.
Benim tarafımdan onu bulunuz, bu ismi değiştirsin. Onun yerine daha hayırlı olan. Allah ve Resulü katında sevilip beğenilen, razı olunan İslâm! ismi alsın. Çünkü, bir Müslümanın haline ve sözüne bu daha uygundur; İslâm dinine bağlılıktır. Aynı zamanda bu İslâmi ismi almakla:
"Töhmet yerlerinden sakınınız" hadis-i şerifi ile aldığımız emre uyup, korunmak hasıl olur. Bu kelâm doğrudur; üzerinde hiçbir şüphe tozu konmamıştır. Aynı zamanda Sübhan Allah şöyle buyurdu;
"Mümin bir kul, müşrikten hayırlıdır."(2/221)
Selâm hidayete tabi olanlara...
a)Sofi, kâin-bain 'dir (Manaları anlatılacak).
b)Kalb birden fazla şeyle bağ kuramaz.
c)Zati muhabbetin zuhuru, mahbubdan gelen elemle nimetin, aynı seviyede olmasını gerektirir.
d)Mukarreblerle ebrarın ibadeti arasındaki fark.
e)İstihlâke dalıp kalan evliya ile halkı davete dönen evliya arasındaki fark.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu Muhammed Kı-lıçhan'a yazmıştır.
Allahu Tealâ, Seyyid'ül-Mürselın hürmetine, sizlere selâmet ve afiyet ihsan eylesin. Ona ve âline salâtlar ve selâmlar.
"İnsan, sevdiği ile beraberdir" mealinde buyurulan hadis-ı şerif ne kadar güzeldir.
Kalbinde Allah ile olmaktan başka bir şey bırakmayana, o Mukaddes Yüce Zat ın rızasından başka bir şey murad etme-
yene saadetler olsun.
Hali anlatıldığı gibi olan kimse; Her ne kadar zahirde halkla olup surette onlarla meşgul olsa dahi, özünde Allah iledir.
İş bu hal kâin-bain bir şekilde sofinin durumunu anlatır.
Kâin oluşu: Hakikatta Allah ile oluşudur.
Bain oluşu: Anlatılan mana dolayısıyla halktan ayn ve uzaktır.
Bundan başka kâin kelimesinden bu mana dahi murad edilebilir:
-Surette halkla beraberdir.
Bain oluşundan ise, şu mana murad edilmiş olabilir;
-Hakikat bakımından halktan ayrıdır.
Kalb, birden fazla bir şeyle muhabbet bağı kuramaz. Bu, bir şeyle kurduğu muhabbet bağı zail olmadıkça, bir başkası ile muhabbet bağı kuramaz. Arzularının çokluğundan, birçok şeylere karşı kurduğu muhabbet bağından ötürü görülen durumuna gelince... Meselâ: Mal, evlâd, baş olmak, övülmek, halk arasında yükseklik durumları gibi... iş bu durumlarda dahi yine onun sevmiş olduğu bir tanedir ki o; Nefisdir. Bütün o sevmiş göründüğü şeyler, nefsine ait muhabbetin parçalarıdır. Zira, bu şeylere murad ettiği ancak kendi nefsidir, onların kendileri değildir. Bunun için, nefsine olan muhabbeti zail olup gittiği zaman bağlılık dolayısıyla, onlara karşı beslediği muhabbet bağı da zail olup gider. İş bu mana icabı olarak şöyle demişlerdir:
-Kulla Rabbi arasındaki perde, kulun nefsidir, bu alem değildir.
Çünkü; Bu alem, kendi zatında, kul için murad olan bir şey değildir ki, kula hicab olsun. Kul için murad olan ancak kendi nefsidir. Bunun için, hiç şüphesiz hicab olan kulun kendisidir, başkası değil...
Anlatılan mana icabı olarak kul, kendi nefsinin muradından temizlenmedikçe, Yüce Rab kendisi için murad olamaz; kalbe dahi, o Yüce Sübhan zatın muhabbeti giremez. Bu Yüce Süb-han zatın muhabbeti, öyle bir büyük devlettir ki, mutlak fena
Mektûbat-ı Rabbânî
halının tahakkukundan sonra olur. Bu fena hali dahi, zatı tecelliye bağlı bir durumdur. Şu mana açıktır: Şayet tam manasıyla karanlık kalmış ise... Bu, güneşin tam manasıyla doğuşundan başka bir şekilde tasavvur edilemez.
”Muhabbet-i zatiye" tabir edilen bu muhabbet elde edildiği zaman, seven zatın yanında, sevilen zatın, elemi ile nimeti bir olur.
Anlatılan mananın hâsıl olması ile ihlâs hâsıl olur. İşte oz aman, Tek İlâh Rabbına, nefsine nimetin gelmesi ve elemin gitmesi için ibadet etmez. Çünkü: Her ikisi de kendi içinde eşittir.
İş bu mertebe: "Mukarrebin" olarak işaret edilen zatlar içnı, anlatılan mertebedir.
Ebrar zümresine gelince... bunlar, ancak bir şeyin korkusu, bir başka şeyin arzusu ile ibadet ederler. Her iki hal de nefislerine dönüktür. Bunun böyle oluşu: Muhabbet-i zatiye saadetine nail olmamalarıdır. Bu durumda:
"Ebranın haseneleri, mukarreblerin seyyieleridir" cümlesi ile anlatılan mana kapısı açılmış olur. Şundan ki: Ebrarın hase-neleri (iyilikleri, güzel işler), bir yüzü ile hasene ise diğer yüzü ile seyyiedir (kötülük ve günahtır). Ama. mukarreblerin haseneleri, katıksız basenedir.
Evet... Mukarreb zatlar arasında dahi, bir şeyin arzusu ve bir başka şeyin korkusu ile Yüce Allah'a ibadet edenler vardır. Ama, ekmel sayılan beka ile tahakkuk, sebebler alemine tenezzül etmelerinden sonra... Ne var ki, bunların korkuları da, arzuları da kendi nefisleri için değildir. Rab'larına ibadetleri, o Yüce Sübhan zatın rızasını istemelerindendir, onu darıltmadan kork-malarındandır. Aynı şekilde bu zatlar, cenneti de arzu ederler, ama nefsani hazlar için değil. Çünkü orası, Yüce Allah'ın rıza yeridir. Bunun için isterler... Cehennemden de Allah'a sığınırlar, çünkü orası, Sübhan Zat'ın dargınlık mahallidir. Nefislerinden elemi savuşturmak için ibadet etmezler. Çünkü bu büyük zatlar, nefsin köleliğinden azad olmuşlardır. Yüce Sübhan Allah için halis kimseler olmuşlardır.
Üstte anlatılan rütbe, mukarreb (yakın) zatların rütbeleri arasında, en yücesidir. Bu mertebenin sahibine, mübüvvet makamı kemalâtından çokça nasib vardır; ama has velayet mertebesi ile tahakkuk ettikten sonra.
Bir veli, sebepler alemine inmezse istihlâke varan velilerden sayılır. Bunun nübüvvet makamı kemalâtından bir nasibi yoktur. Birincisinin aksine, bunun kemale erdirme (irşad) işinde bir ehliyeti de yoktur.
Allahu Tealâ, vasfı anlatılan zatların sevgisini bizlere nasib eylesin. Seyyid'ül-beşer hürmetine... Amin!..
Resulullah Efendimize, aline, kendisine tabi olanlara salâtla-rın en faziletlileri. Selâmlann ekmeli olsun.
Mektubu, başta zikredilen hadis-i şerifle bağlayalım:
MEVZUU: Seyyidü’l-mürselin Resûlullah Efendimize, Hûlefa-i Raşidine tabi olmaya teşvik. Resûlullah Efendimize ve diğerlerine salâvatın ekmeli, selâmların en tamamı olsun.
NOT; İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Cihan’a yazmıştır.
Allahu Teâlâ, kalblerinizi selim eylesin; gönlünüzü genişletsin; nefislerinizi kötülüklerden temizlesin; cildinizi narin kılsın.
Üstte anlatılanların tümü, hatta ruhun, sımn, hafinin (gizlinin) ve ahfanın (en gizlinin) tüm kemalâtı: Seyyid’ül-mürselin Resûlullah Efendimize tabi olmaya bağlıdır. Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli olsun.
Sizin, Resûlullah (sav) Efendimize tabi olmanız gereklidir. Ondan sonra da hidayet bulan ve bulduran Hulefa-i Raşidin yolu
nu izlemelisiniz. Çünkü onlar, Resûlullah (sav) Efendimizden sonra, hâdı (hidayet edici) ve mehdi (hidayet edilmiş) zatlardır. Hidayet yıldızlarıdır, velâyet güneşleridir. Bir kimse, onlara tabı olmak şerefine ererse, büyük bir nailıyete ermiş olur. Onların aksine hareket etme yolunda duran ile derin bir dalâlet bataklığına saplanmış olur.
Maksad olan bir şey kaldı kİ, Şeyh Sultan merhumun çocuklarının maddi yönünden sıkıntılı durumlarıdır. Onların darlıkları belli olmuştur. Zatınızdan istenen, onların yardımına ve muavenetine koşmanızdır. Bu işe layık olan sîzsiniz. Darda kalmışlann yardımına koşup onların ihtiyaçlarını gidermek başarısı size ıhsan olunmuştur. Allahu Teâlâ, bu yoldaki başarınızı artırsın. Selâm size ve diğer hidayete tabi olanlara..
MEVZUU: Şevk halinin ebrar için olduğu; mukarrebler için olmadığının beyanı. Ayrıca, bu makama uygun ilimler.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.ieri bu mektubu, Mevlâna Hacı Muhammed Lahori’ye göndermiştir.
Allahu Teâlâ, bize ve size, Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde sebat ihsan eylesin. Onun kurucusuna salât, selâm ve saygılar.
Bir kudsi hadiste, şöyle geldi:
“Bakınız, bana kavuşmak için ebrar zümresinin şevki arttı. Ne var ki, benim onlara şevkim, daha şiddetlidir.”
Allahu Teâlâ, şevki ebrar için isbat eyledi. Çünkü vâsıl olan mukarreb zatların, kendileri için şevk yoktur. Zira şevk, bir yitirme sonucudur; yitirme işi ise bunlar için yoktur. Hele bak ki, hiç kimse kendi nefsine iştiyak duymamaktadır. Kendisini müfrit bir şekilde sevmesine rağmen durumu böyledir. Çünkü, onun hakkında bir yitirme mevzuunun olmadığı tahakkuk etmiştir.
Mukarreb vâsıl (yaklaşıp ulaşmış) olan zata gelince, Sübhan
97
Allah’ın varlığında bekaya kavuşmuştur; kendi nefsinden geçmiştir. Bunun hükmü: Kendisi kendisi ile olan bir şahıs gibidir.
jşte, anlatılan mana icabı olarak şevk hali ancak ebrar için var olur; çünkü o: Kaybını arayan bir seven kimsedir.
Burada “Ebrar” demekle, şu zümreyi kasdediyoruz: Vuslata varamayan mukarreb.
Böyle biri, ortada olur, başlangıçta olur. İsterse, bu manada kendisinden yana bir hardal miktarı bakiye kalmış olsun, müsavidir.
Şu Farisi şiir bu manada ne kadar güzel söylenmiştir:
Dostun az ayrılığının azlığı yoktur;
Göze gelen kıl yarım dahi olsa çoktur
Hazret-i Ebu Bekir Sıddık'tan (ra) şöyle anlatıldı:
-Kur’an okuyan birini gördü; hem okuyor, hem de ağlıyordu. Onu gördü, şöyle dedi;
-Biz de bunun yaptığını yapıyoruz, ama kalbimiz katılaştı. Hazret-i Sıddık’ın (ra) bu cümlesi, zemme benzeyen medih kabılindendir.
Şeyhinin şöyle dediğini işittim;
-Çoğu kez, müntehaya vâsıl olan (sona ulaşan), ilk halindeki şevki ve arayışı temenni eder.
Şevkin kalkması dahi, bir başka makamdır ki, birinciden daha kemalli ve daha tamamdır. Ki burası: Ye’is ve idrakten yana acz makamıdır.
Şevk, bir şeyin olmasını beklemek halinde tasavvur edilir; halbuki bu makamda, ne bir şeyin vukuunu beklemek vardır, ne de şevk.
Anlatılan kâmil zat, kemal derecesinin nihayetine erip de, gerisin geri bu âleme döndüğü zaman, artık kendisine şevk tekrar gelmez. Bu dönüş neticesi, kaybın olmasına rağmen, durum değişmez; şevk geri gelmez.
Çünkü: Şevkin zevali, yitirilme durumunun kalkmasından değil; ye’is durumunun husulündendir. iş bu ye’is durumu is
döndükten sonra dahi vardır. Ama, birinci olarak anlatılan kâmil zatın durumu böyle değildir. Bu âleme dönüşünden sonra, bu kâmil zata şevk de döner. Zira daha önce^aıl olan kayıp durumu tekrar hâsıl olur. O zaman dönüşle kaybı bulur; daha önce zail olan şevk yeniden gelir.
Bu arada, itiraz yollu şöyle bir şey söylenemez:
-Vuslat mertebeleri, sonsuzların sonsuzluğuna kadar bitmez. Bu mertebelerin uzunluğu dolayısıyla bir şeyi bekleme durumu olur, dolayısıyla da o zaman şevk tasavvur edilir.
Bu itiraz yollu söylenen söze karşılık biz de şöyle söyleriz: -Vüsul mertebelerinin sonsuzluğu, tafsili seyir üzerine kuruludur. Bu dahi, esma, sıfat, şüun (görünüşler) ve itibarlarda (anlayışlarda) vaki olur. Böyle bir salik için nihayet tasavvur edilemez; kendisinden de hiçbir şekilde şevk zail olmaz.
Burada biz, şu zatı anlatma yolunda değiliz ki, o, bu mertebeleri geçip intihaya vâsıl olmuştur, ama icmal yollu (toplu manada). Yine o makama ulaşmıştır ki: Onu tabirle anlatmak mümkün olmadığı gibi, ona işaret etmek dahi mümkün değildir. Dolayısı ile, bu zatın bulunduğu yerde, bir şeyin intizarı da asla yoktur. Şüphesiz böyle bir zattan şevk ve talep de zail olup gitmiştir.
İş bu anlatılan durum: Evliyadan havas zatların halidir. Bu zatlar, sıfatların dar bölgelerinden çıkıp yükselmişlerdir; Yüce Mukaddes zata vasıl olmuşlardır. Bu zatların durumu, mufassal sıfatlarda sülüklerine devam eden, müretteb şüunlarda seyrini tamamlayan zatlar gibi değildir. Böyleleri, sonsuzlara kadar, sıfatlara ait tecellilerde mahpus kalırlar. Bunlar hakkındaki vüsul: Ancak sıfatlara vüsuldür. Halbuki Yüce Zata vüsul, icmal yollu, sıfatlarda ve itibarlarda seyirden başka türlü tasavvur edilemez. Bir kimsenin seyri, tafsil yollu kesimlerde vaki olursa, o kimse; Sıfatlarda ve itibarlarda mahpus kalır; kendisinden şevk ve talep gitmeyeceği gibi, vecdin kendisi ve vecde kapılma durumu da ondan ayrılmaz. Şevk ve vecde kapılanlar ise ancak, sıfat tecellileri sahipleridir; kendilerine, zatı tecellilerden bir na
döndükten sonra dahi vardır. Ama, birinci olarak anlatılanı^ zatın durumu böyle değildir. Bu âleme dönüşünden sonra r kâmil zata şevk de döner. Zira daha önce,^ail olan kayıp du^ ' mu tekrar hâsıl olur O zaman dönüşle kaybı bulur; daha örv> zail olan şevk yemden gelir.
Bu arada, itiraz yollu şöyle bir şey söylenemez;
-Vuslat mertebeleri, sonsuzların sonsuzluğuna kadar bitmez Bu mertebelenn uzunluğu dolayısıyla bir şeyi bekleme durura olur, dolayısıyla da o zaman şevk tasavvur edilir.
Bu itiraz yollu söylenen söze karşılık biz de şöyle söylenz:
-Vüsul mertebelerinin sonsuzluğu, tafsili seyir üzerine kuruiy. dur. Bu dahi, esma, sıfat, şüun (görünüşler) ve itibarlarda (anlayışlarda) vaki olur. Böyle bir salik için nihayet tasavvur edilemez; kendisinden de hiçbir şekilde şevk zail olmaz.
Burada biz, şu zatı anlatma yolunda değiliz ki, o, bu mertebeleri geçip intihaya vâsıl olmuştur, ama icmal yollu (toplu manada). Yine o makama ulaşmıştır ki: Onu tabirle anlatmak mümkün olmadığı gibi, ona işaret etmek dahi mümkün değildir Dolayısı ile, bu zatın bulunduğu yerde, bir şeyin intizarı da asla yoktur. Şüphesiz böyle bir zattan şevk ve talep de zail olup gitmiştir.
İş bu anlatılan durum: Evliyadan havas zatların halidir, Bu zatlar, sıfatların dar bölgelerinden çıkıp yükselmişlerdir; Yüce Mukaddes zata vasıl olmuşlardır. Bu zatların durumu, mufassal sıfatlarda sülüklerine devam eden, müretteb şüunlardaseyrim tamamlayan zatlar gibi değildir. Böyleleri, sonsuzlara kadar, sıfatlara ait tecellilerde mahpus kalırlar. Bunlar hakkındakı vüsul: Ancak sıfatlara vüsuldür. Halbuki Yüce Zata vüsul, icmal yollu, sıfatlarda ve itibarlarda seyirden başka türlü tasavvur edilemez. Bir kimsenin seyri, tafsil yollu kesimlerde vaki olursa, o kimse: Sıfatlarda ve itibarlarda mahpus kalır; kendisinden şevk ve talep gitmeyeceği gibi, vecdin kendisi ve vecde kapılma durumu da ondan ayrılmaz. Şevk ve vecde kapılanlar ise ancak, sıfat tecellileri sahiplendir; kendilerine, zati tecellilerden bir na
sip yoktur. Madem ki, şevk ve vecd halindedirler, durumları bu-dur.
Şöyle bir şey sorulabilir:
-Allahu Teâlâ’ya karşı şevkin manşsı nedir? Halbuki, Sübhan Zat’ın şanında yitirilme gibi bir durum yoktur.
Buna şu cevabı veririm:
-Burada şevk olarak anlatılan durumun müşakele san’atı (şekilce bir olma, şeklen uygunluk) kabilinden olması muhtemeldir. Bir de, ondaki şiddetin anlatılması olabilir. Şu itibarla ki: Her kim, Aziz Cebbar zata bağlanırsa, o kimse, şediddir, galibdır.: Haliyle, zaif bir kula bağlanan kimseye göre.
Verilen bu cevap, ulema yoludur. Bu zaif kulun cevabında, sufiye yoluna uygun bir başka cevap şekli daha vardır. Ne var ki, bu cevaplar, bir miktar sekir hali ister; sekir hali olmadan söylemek pek yakışmaz; hatta caiz dahi değildir. Çünkü: Sekir halinde olanlar, mazurdurlar; ayık olanlar ise mes’ul sayılırlar. Şu andaki halime gelince: Sırf ayıklıktır; bu halimle onu anlatmak uygun düşmez.
İşte böyle... Evvel âhir Allah’a hamd olsun. Daima ve her an onun Peygamberi’ne selâm olsun.
MEVZUU: Nakşibendiye tarikatının medhi ve o büyüklere bağlanmanın üstünlüğü beyanındadır. Allahu Teâlâ onlann sırla-nnın kudsiyetini artırsın.
NOT: jmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu Hace Amik’e yazmıştır.
Allah’a hamd olsun, seçilmiş kullarına selâm.
Bu Nam’a (NAM: Kelimesinin Arapça aslı Mahlas tır. Biz bunu Nam olarak tercüme ettik. **Benim adım” demek açık tercümesidir. İmam-ı Rabbani Hz.leri mümkün olduğu kadar benlik ifade eden kelimelerden kaçınmıştır. Biz de tercümemizde ese
Mektûbat-ı Rabbani
rin bu havasını bozmamaya gayret ettik) gönderilen mektubunuz ulaştı; hem de kerem üzere. Neş’e, sürür vesilesi oldu. Arzu edilen selâmetinızdir. ^
Bu Silsile-i Aliyye-i Nakşibendiye’nin medhi dışında bir şeyle başınızı ağırtmak istemiyorum.
Ey Mükerrem Mahdum,
Bu Silsile-i Aliyye’nin büyükleri tarafından anlatılan ibarelerde şöyle gelmiştir:
-Bizim bağlılık nisbetimiz, bütün nisbetlerin üstündedir.
Burada anlatılan:
-Nisbet.
Tabiri ile şunu murad etmişlerdir: Şuur ve huzur. Bu büyüklere göre muteber olan huzur: Gaiplik hali olmayan huzurdur. İş bu huzuru ise:
-Yaddaşt.
İbaresi ile anlatmışlardır. Bu kusurlu Fakir’in zihninde karar kılan manaya göre:
-Yaddaşt.
Tabiri, şu ayrıntılı ifade üzere kurulan bir manadır ki, şöyle demeye gelir:
-Zatî tecelli, zat makamının zuhurundan İbarettir. O yücedir; mukaddestir.
O Yüce Zat’ın huzuru ise... esma, sıfat, şüun ve itibarların mülâhazası olmadan olur. Bu tecilli için, şu tabiri kullanmışlardır:
-Tecelli-i Berki...
Bunun daha açık manası şudur: Şüun ve itibarların kalkması. Kısa bir an İçinde olur; sonra tekrar şüun ve itibar perdeleri gerilir, Hazret-i Zat örtülür.
Ne var ki, üstte anlatılan manaya göre: Gaiplik hali olmayan bir huzur tasavvur edilemez. Çünkü huzur kısa bir an için olup, gaiplik hali ise daimidir ve vakitlerin çoğunda vardır. İşte, böyle bir nisbet, o azizler katında muteber değildir. Hal böyle İken, diğer silsilenin meşayihi bu tecelli için şöyle demiştir:
101
-Nihayetin nihayeti...
Bu huzur, devam ettiği sürece, asla perde ve hicap kabul etmez. Zira Yüce Hakkın tecellisi, esma, sıfat, şüun ve itibarlar olmadan olur. Daimi bir huzur olur kı, onda gaiplik hali yoktur.
işte, yukarıda anlatılan kıyasla, bu silsilenin büyükleri ile diğerlerinin nisbetleri arasındaki fark bilinmelidir. Katıksız olarak, hepsinin fevkinde olduklarına itikad edilmelidir.
Huzur babında bizim anlattığımız bu kısım; her ne kadar halkın pek çoğu tarafından uzak görülmekte ise de. erbabı indinde bir uzaklık durumu yoktur.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Erbab-ı nimete kutlu olsun erdikleri;
Miskin aşıka yeter kadehle içtikleri.
Bu “Nisbet” tabiri öyle garip bir yol ortaya koymuştur kı. eğer bu kıymetli silsile erbabından birine söylense çoğu inkâr edebilir.
Bu silsile erbabı katında bilinen Nisbet; Sübhan Hakkın huzurundan; şahid-meşhud vasfından münezzeh olan şühudun-dan; üst cihet vehmedilip zahire göre devamı zannedilse dahi, bilinen altı cihetten arınmış teveccühten (yönelmeden) ibarettir.
İş bu nisbet, yani; Anlatıldığı üzere şu zamanda bilinen durumu ile, yalnız cezbe makamında tahakkuk etmiştir. Diğer tarikatların nisbetlerine göre üstün bir yüzle zuhur etmemiştir. Haliyle, önce anlatılan manası ile:
-Yaddaşt.
Böyle değildir. Zira bunun husulü, cezbe cihetinin husulünden sonra olmaktadır. Sülük makamları, onun yüksek derecelen dahi; erbabına gizli değildir. Şayet bir gizli yanı varsa, o da; Yalnız husulünde olmaktadır. Eğer hasedi sebebi ile hasetçi inkâr edecek olursa, noksanı dolayısı ile nakıs onu kabul etmezse... maruzdur.
Bu manada şöyle bir şiir geldi:
Ayıplarsa kusurlu biri bilmeden onları;
102
Mektûbat-ı Rabbânî
Kem sözlerden hep beridir onların sahaları.
Kırabilir mi hiç o zinciri hilekâr tilki;
Bağlanm:ştır onunla dünyanın tüm arşlanları.
Evvel âhir selâm.
MEVZUU: Üstün hal beyanındadır; lâkin tenezzül ve tebaud (iniş ve uzaklaşış) vehmini veren bir ibare ile.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Amik’e göndermiştir.
Bu Nam’a kerem olarak gönderilen mektubunuzun gelmesi ile sevindim. Onun mütalaası ile şerefyab oldum.
Hürlerin esirleri hatırlamaları ne büyük nimettir; uzaklara atılmışları, vuslata erenlerin anmaları ne büyük şereftir.
Her yandan ayrılan bu aciz, kendisini visale ehil görmediğinden, hicran zaviyesinde sessiz durmayı zaruri olarak seçti. Yakınlıktan kaçtı, uzaklık hali ile tatmin oldu. Bitişiklikten ayrıldı, ayrılmada sükûnet buldu. Hürriyeti seçmekteki esareti görünce, memnuniyetle esareti seçti.
Bir şiir: Sultan, benden bir şey istediği zamanlar.
Derim: Kanaatin başına düşsün taşlar.replika samsung note 4 sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder