Allahu Teâlâ, Seyyid’ül-mürselin’e uyma şanında; bize de size de sebat ihsan eylesin.
Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların en keremlisi..
a)Farz vazifeleri yerine getirmeye teşvik ve sünnetlere, edep
lere göre hareket etmek.
b)Farz ibadetler yanında nafile ibadetlere fazla önem vermemek.
c)Yatsı namazını gecenin sonuna bırakmayı men etmek.
d)Abdestle kullanılmış (müsta'mel) suyun içilmesinin cevazına engel olmak.
e)Müridlerin, şeyhlehne olan, başkalarına olsun secde etme yoluna engel olmak.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Şeyh Niza-meddin Tehaniseri’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, bizi ve sizi yanlış yola sapmaktan korusun, bize ve size, üzülüp kederlenmekten esef edip inlemekten necat versin.
0 Seyyid’ül-Beşer hürmetine ki, ondan, gözün yanlış yöne kayması kaldırılmıştır. Ona ve âline salâtların en tamı, selâmların ekmeli olsun.
Bilmiş olmalısın ki, yaklaştırıcı ameller iki çeşittir:
Farz ibadetlerle kıyas edildiği takdirde, nafilelerin hiçbir itibarı yoktur. Çünkü: Vakitlerin herhangi birinde, farz ibadetlerden herhangi birini eda etmek, bin senelik nafile ibadetten daha faziletlidir. Haliyle o farz İbadet, halis bir niyetle eda edilirse.
Anlatılan nafile ibadetler, hangi cinsten olursa olsun, durum değişmez. Meselâ: Namaz, oruç, zikir, fikir ve benzeri ibadetler...
Hatta derim ki:
-Farz ibadetlerin edası sırasında eda edilen sünnetlerden bir sünnetin, edeplerden bir edebin hükmü dahi, fazilet ciheti ile diğer nafilelere nazaran, üstteki hüküm gibidir.
Yani: Farz ibadetlerle nafile ibadetlerin fazilet cihetinden kıyas edildiği gibidir.
Bu manada, Hazret-i Ömer (ra) hakkında şöyle anlatıldı:
-Bir gün, cemaatle sabah namazını kıldı. Sonra, cemaate
105
sı namazını kılmak caiz değildir.
Bu işi; Geceye kalkmak, zevklerin husulü, o vakitte bir cemiyete vasıta olması için yapmak, cidden kerih görülen bir şeydir. Kaldı kı, aynı maksad için, yalnız vitir namazını tehir etmek yeter. Böyle bir tehir, aynı zamanda müstahaptır. Böylece, mus-tahap olan bir vakitte vitir eda edilmiş olur; gece kıyamı ve ayıklık babındaki maksad da hâsıl olmuş olur.
Yatsı namazını, o vakitte kılmayı bırakmalı; daha ziyade geçmişteki namazlardan kaza edilecekleri kaza etmelidir
Bu arada, edeplere riayet dahi şarttır. Bu hususta şöyle rivayet edildi;
-imam-ı Azam, abdeste dair edeplerden birini terk ettiğinden; kırk yıllık namazı kaza etti. Allah ondan razı olsun.
Kurbet veya hadesin izalesi (yani; Hakka yakınlık kazanmak veya abdestsizlik halini gidermek) için kullanılmış suyun içilmesi caiz değildir. Zira böyle kullanılmış bir su, İmam-ı Azam katında galiz (ağır) mekruhtur. Allah ondan razı olsun. Fükaha, bu suyu içmeyi men etmiş ve kerih görmüşlerdir. Evet... Ancak bu zatlann şöyle dedikleri olmuştur;
-Abdestten artan suyu içmek şifadır. (Kullanılmamış olması şarttır.)
Şayet bir kimse, sağlam itikadla bu suyu isterse, ona ver.
Anlatılan işin benzeri bir iptila, bu defa Delhi’de bu Fakir’in başına geldi. Sebebi şuydu: Arkadaşlardan bazısı rüya görn»üş. Bu rüyada kendisine şöyle denmiş;
-Bu Fakir’in kullanılmış abdeşt suyunu içmesi gerekirmiş; yoksa kendisine büyük bir zarar gelirmiş.
Bu işten, her ne kadar onu almak istedimse de, hiçbir fayda verip engellemedi. Sonunda, fıkıh kitaplanna müracaat ettim, bir kurtuluş yolu budum. Bu manada, fukaha şöyle demişti;
-Abdest alan bir kimse, üçüncü yıkayıştan sonra sevap almak yakınlığını niyet etmezse, dördüncü yıkayışı kullanılmış su olmaz.
Bu cevaz çaresi yolundan girerek, niyetsiz kul^mdığım dördüncü suyu içmesi için ona verdim.
Mutemed bir kimse şöyle anlattı: Halifelerinizden bazısının müridleri, yer öpmekle yetinmeyip, kendisine secde ediyorlarmış.
Bu fiilin şenaati: Güneş’ten daha açıktır. Ciddi bir şekilde, bu işe engel olunuz. Bu gibi fiillerden kaçınmak; herkesten beklenen bir iştir; özellikle halkın, kendilerine uyması beklenen kimselerden. Dolayısıyla bu misilli fiillerden kaçınmak, en zaruri işlerden olmaktadır. Zira mukallidler, yaptığı işte ona uydukları takdirde, bir belâ ve iptilâ içine düşerler. .
Bu yola giren taifenin ilimleri, ahval ilimleridir. Ahval ise, amellerin miraslarıdır. Ahval ilimlerinin mirasları şu kimseye gelir kı: Amelleri sağlama almış ve herhalde onların hakkını yerine getirmiştir.
Amellerin sağlama alınması, ancak amellerin neler olduğunun bilinmesi ile olur. İhmal etmeden, her bir amelin keyfiyetini bilmekle olur. Bu dahi, şeriat hükümlerinin ilimleridir. Meselâ: Namaz, oruç ve diğer farzlara dair ilimler... Nikâh, talâk ve alım satıma dair ilimleri de bu arada saymak gerekir. Hâsılı: Sübhan Hakkın mükellef kula vacip kılıp yapmaya davet ettiği her şeyin ilmim bu sıraya dahil etmelidir.
Sayılan bu ilim çeşitleri, çalışmakla elde edilir; bunun için mutlaka onları öğrenmek icab eder. Sonra ilim: İki mücahede arasında elde edilir. Şöyle ki:
Birinci mücahede: İlmin husulünden önce talep suretiyle yapılan mücahede.
İkinci mücahede: İlmin husulünden sonra, onunla amel etmek suretiyle yapılan mücahede.
Her ne zaman, bir meclis-i şerifte tasavvufa dair kitap müzakeresi olursa, orada, fıkha ait kitapların da bulunması gerekir.
Farisi ibarelerle yazılan kitaplar çoktur. Mecmua-i Hani, Um-
107
det’ül-İslâm, Kenz-i Farisi kitaplarını burada sayabiliriz.
Hatta bir mecliste, tasavvuf kitaplarının okunmasından doğacak hiçbir zarar yoktur. Çünkü onlar hallerle ilgilidir; hallerin ise kale hiçbir dahli yoktur. Bunun için fıkıh kitaplarının müzakere edilmemesinden zarar doğması muhtemeldir.
Bundan daha fazla yazmak, yorucu olur. Az çoğa delâlet eder. Bu manada bir şiir şöyledir:
Açıp saçtım sana pek gizli yanlı işleri;
Seni yormaktan korkup uzatmadım sözleri...
Allahu Teâlâ, bize ve size, Habib’ine tabi olmayı nasib eylesin. Allahu Teâlâ, ona ve âline salât ve selâm eylesin.
30.MEKTUP MEVZUU:
a)Afaki ve enfüsi şühudun beyanı ve enfüsi şühudla suri tecelli arasındaki fark.
b)Ubudiyet makamına ait yüksek şanın beyanı ve bu makama ait ilimlerin şer’i ilimlere uygunluğu.
c)Ayrıca bunlara dair bazı hususlar.
NOT; Hizmeti geçmiş zatlar arasında sayılan Molla Mu-hammed Sıddık diyor ki:
-Bu mektup dahi, bundan önceki gibi, Şeyh Nizameddin Tehaniserî’ye gönderilmiştir.
Allahu Teâlâ, sizi tam bir şekilde, İttiba-i Muhammedi (Resu-lullah (sav) Efendimize uymak) ile şereflendirsin; Nebiyy-i Mus-tafavî yolunda siz ağırlık versin. Ona ve onun âline salâvatların en faziletlisi, saygıların en eksiksizi olsun.
Bilemiyorum, ne yazayım? Kuds-ü Mevlâ şanında söz etsem açık bir yalan ve sırf iftira olur. O pek yücedir, mukaddestir. Şundan ki; Onun kibriya şanı, benim gibi birinin hakkında söz etmesinden pek yücedir. Keyfiyetle sarılı duran biri, keyfiyet manasından tam münezzeh olandan nasıl, neyle söz ve kelâm eder?
Sonra, muhdes (sonradan olmuş) olan bir kimse. Kadım (Ezeli) Zat tan neyi anlayıp idrak edebilir?
Sonra, mekâna bağlı bin, mekânın olmadığı bir şanda nasıl adım atabilir? Bir çaresizdir kı. o. nefsinin dışında bir şeyden haberdar değildir; onun ötesine geçtiği yoktur.
Bu manada bir şiir şoyfedır
Koşsa bîr zerre ömrü boyunca taleb ederek;
Hayır veya şer, kendinde bulur giderek.
Üstte anlatılan mana öyle bir ıştır kı: Işın sonunda gelen en-fusı makamda müyesser olur. Nitekim. Hace Bahaeddın Nakşı-bend şöyle anlattı:
‘Ehlullah. fena ve bekadan sonra ne görürlerse onu kendi nefislerinde görürler. Yine her neye karşı irfan duygusu elde ederlerse, bunu dahi kendi nefislerinde elde ederler. Hayretleri dahi, yine kendi varlıklarında olmaktadır.
Nitekim bu manada şu âyet-i kehme sarihtir:
'*Nefislerinizdedir; görmüyor musunuz?”(51/21)
Üstte anlatılan mananın husulünden evvel vuku bulan bütün seyirler, afaki (dış dünyamıza ait) sayılır; bunda hâsıl olan da onda hâsıl olmaz.
“Hâsıl olmaz” denilmesi, talebde esas olanın aslına nisbetlı-dir. Halbuki, hâsıl olmamak dahi, enfüsi (iç dünyamıza ait) şü-hud cümlesinin şartlarından sayılır.
Hiç kimse, enfüsi müşahedenin, kendisine tecelli gelenin nefsindeki suri tecelli gibi olduğu vehmine kapılmasın. Haşa ve kellâ böyle bir hayale de dalmasın. Zira suri tecelli; bütün kısım-lan ile afaki seyre dahildir ve ilmel-yakin mertebesinde hasıl olur.
Bu enfüsi şühud ise, hakkal-yakin mertebesinde olmaktadır kı, bu, kemal mertebelerinin nihayetidir.
Bu makama: “Şühud” adının verilmesi, ibare ve ifade meydanının darlığındandır. Yoksa, o yüce talep makamları, keyiften ve keyfiyetten münezzehtir. Aynı şekilde, o yüce talep makamına nisbetlerı dahi, keyiften ve keyfiyetten münezzehtir. Çünkü
burada, keyfiyeti anlayacak olana yol kapalıdır; keyiften (şekilden) münezzeh zata çıkamaz.
Mesnevi’de şöyle geldi:
Nasırı Rabbının caniyle vardır canı nasm.
Yeri yoktur ittisalin, şeklin, kıyasın...
Gerçi “N a s*" dedim nas için, ama değildir;
O canana göre, canından başka nasın.
Anlatılan sun tecelli ile enfüsi tecellinin bir olduğu vehminin menşei: Bir şahsa, her iki makamda da beka husulüdür.
Suri tecelli aslında, fenaya vardırıcı değildir; bu tecelli, kendisine gelen için her ne kadar kayıtlardan bir kısmını kaldırır ise de, fena haddine ulaştıramaz; orada salıkin vücudundan bir bakiye vardır. Halbuki enfüsi seyir, ekmel derece bekadan, en tam olan fenadan sonradır.
Şüphesiz, her iki beka arasının ayırd edilmesi zordur. Marifet azlığındandır ki: Zorunlu olarak, ikisinin birliğine hükmetmektedirler. Şayet bilirlerse ki: Bu ikinci beka, onlar katında:
-Yüce Allah’ın varlığında, diye tabir edilir ve bu vücud için dahi:
-Hakkani bir hibe, diye anlatılır... İşte o zaman, bu çeşit vehimden kurtulurlar.
Bu makamda, şöyle bir şey söylenemez:
-Bekabillah makamı, salikin kendi özünü. Yüce Mukaddes Hakkın aynı bilmektir.
Çünkü, iş böyle dendiği gibi değildir. Her ne kadar, bu tabir büyük zatların bazı ibarelerinden istifade edilerek çıkarılmış ise de, bunu şöyle cevaplayabilirim:
-Bu beka, bazılarına cezbe makamında, fenaya benzeyen istihlâk ve izmihlâlden sonra müyesser olur. Nakşıbendiye büyükleri bunun için:
-Vücud-u adem (Yokluktan sayılanın var oluşu) tabirini kullanırlar. Bu ise fenanın husulünden evvel olup, onun zevali tasavvur edilir, hatta olur da. Çoğu kez, saliki kendinden geçirir, gay-be götürdükten sonra bazen kendine getirdiği de olur.
Yani: Beşeri sıfatları ondan kaldırır; ikinci olarak onlara geri verir.
Fenadan sonra gelen beka ise... bozulmaktan mahfuz, zevalden de masundur. Bu beka erbabının fenası ise daimidir. Zira onlar, beka gözünde fani, fena gözünde baki olmuşlardır.
Zevalin eriştiği fena ve bekaya gelince, bunlar hallerin ve vakitlerin boyalarındandır. Ama biz bunun beyanı yolunda değiliz. Hace Bahaeddin Nakşibend Hz.leh şöyle anlattı:
-Vücud-ü adem, beşeriyet vücuduna avdet eder; ama vü-cud-u fena, beşeriyet vücuduna avdet etmez.
Bunun için onların vakitleri daimi, halleri sonsuz olur. Hatta, onların ne belli bir hali olur, ne de vakti... Onların meşguliyetleri, vakitleri yapan zatladır; muameleleri, halleri hal edenledir. Durum böyle olunca, zevali kabul etmek, vakte ve hale mahsus olur. Bir kimse, vakitten ve halden kurtuluş bulursa zevalden korunmuş olan kendisine arzolunur.
Bu manada şu âyet-i kerimeyi zikredelim:
“Bu, Allah’ın fazlıdır; dilediği kimseye verir. Allah büyük ihsan sahibidir.”(62/4)
Herhangi biri sanmaya ki, bu büyüklerin, vaktin devamı dedikleri ve bu yolda kail oldukları mana: O vaktin beka eseri itibariyle olup görünüşün ve gayri olanın devamıdır.
İşin aslı üstte anlatılana benzemez. Elbette devamı, vaktin kendisi, süreklilik ise halin özü içindir. Bunun dışında kalan, bir zandır. Halbuki zannın durumu şu âyetle belirtilmiştir:
“Zan, haktan yana bir şey ele getirmez.”(53/287)
Bu manada şu âyet-i kerimeyi de zikretmek isterim:
“Zan vardır ki, günahtır.”(49/12)
Söz uzadı; yine asıl merama dönelim. Görüşümüz odur ki: O Yüce Zat’ın mukaddes fezasında kelâma yer olmadığından, ubudiyet, zül ve inkisarımız makamında söz edelim.
İnsanın yaratılmasından gaye: Ancak ibadet vazifelerinin edasıdır. Bir kimseye, işin başında veya ortasında aşk ve mu-
habbet ihsan edilirse ondan beklenen: Şanı Yüce Mukaddes Zat’tan gayri şeylerden alâkayı kesmektir.
Maksadlar arasında aşk ve muhabbet dahi ancak; Kulluk (ibadet) makamının husulü içindir.
Bir kimse, ancak Yüce Allah’a şu zaman kul olur: O Yüce Zat’tan başkasının esaretinden kurtulup tam manasıyla onun kulluğuna girince.
Aşkın faydası: O Sübhan Zat’tan başka her şeyden kesilme-• ye vesile olmasıdır, başka olamaz. İş bu mana icabıdır kı: Velayet mertebelerinin nihayeti, kulluk makamı olmuştur. Velâyet derecelerinde, kulluk makamının üstünde bir makam yoktur.
Bir salik bu makamda Yüce Mevlâ’sı ile kendi arasında münasebet olarak ancak ona karşı kendi ihtiyacını bulur; Mevlâ’sının ise zat, sıfat olarak tam istiğnasını (ihtiyaçsızlığını)... Hiçbir şekilde salik, kendi zatını onun zatına, sıfatını onun sıfatına, fiillerim de onun fiillerine uyumlu göremez. Ama hangi şekilde olursa olsun. Zira o: İzzet sahibi Yüce Sultan’dır. Taa, kendisine gölge adı verilmesinden kurtuluncaya kadar böyle bilecektir; zira bu (yani gölge olma durumu) dahi münasebetler cümlesinden sayılır.
Kulun itikadı şu olmalıdır: O Yüce Sübhan Zat, Maliki olup kendisi dahi onun mahlûkudur. Bunun dışında herhangi bir şeye cür’et etmemelidir.
Bu yola sülük esnasında birçoklarına gelen fiili tevhide gelince ki, Yüce Hakk’tan başka bir fail bulamazlar o makamda... işte bu yanlış olup zındıklığa kadar götürür. Bu manada, bu yolun büyükleri şöyle derler:
Bu fiillerin yaratıcısı birdir; ama onları işleyen bir değildir.
Üstteki manayı bir misalle izah edelim: Kukla işinden anlayan birini ele alalım. Bu kimse, perdenin arkasına oturur; yaptığı hokkabazlığı ile mütaaddid cansız şeylerin suretlerini hareket ettirir, onlardan acayip garaip işler zuhur ettirir. Bunları seyreden keskin nazarlı kimseler bilirler ki; Bu suretlerdeki işlerin faili, perdenin arkasında oturan şahıstır; işlerin meydana gelişi ise
Mektûbat-ı Rabbani
bu cansız suretlerdendir. Bu manadan ötürüdür ki, şöyle denir:
-Bu suretler hareket eder.
Hiçbir zaman şöyle denmez:
-O hokkabaz hareket eder, oynar.
Onlar, bu sözlerinde ışın aslına göre gerçeği konuşurlar. Peygamberlerin getirdiği şeriat dahi bu manayı söyler.
Failin bir olduğuna dair hüküm: Sekirler cümlesinden sayılır. (Yanı: Manevi sarhoşluk sonucu bir görüştür.) Ama asıl gerçek şudur: Fail müteaddiddir; fiillerin Maliki ise birdir.
Tevhıd-i vücud (Varlığın birlenmesi) sırasında açıklanan bu türlü ilimler, daha çok sekir ve halin ağır basması sonucudur. Ama ledünni ilimlerin sıhhati için şer’i ilimlerin sarahatine uyması lâzımdır. Şer’i ilimleri kıl kadar aşsa, zerre ağırlığında aykırılığı olsa, o ilim, sekir halinden sayılır. Zira hakikat, ehl-i sünnet vel-cemaat ulemasının gerçek olarak kabul ettiğidir. Bunun dışında kalanlar, yani bunların hakikat bulduğuna aykırı düşenler, şu hükümlerin dışında olamazlar: Zındıklık, ilhad, yahut bir vaktin sekri, ittihada (birleşmeye) götüren halin ağır basması.
İş bu anlatılan mutabakatın tam ve kemal üzere olması, ancak kulluk makamında kolay olur. Bunun dışında tahakkuk edecek durum, sekir hali cinsinden bir şeydir. Bir şiir:
Ey o kısssı olan şey ki, şerhi yazılsa uzun olur.
Bahaeddin Nakşibend Hz.lerine şöyle soruldu:
-Sülükten gaye nedir?
Şöyle anlattı:
-İcmali (toplu manada) marifetin tafsili (detaylı); istidlali (delillere dayalı) olanın dahi zaruri keşfi olmasıdır. (İnkâra yer kalmadan meydana gelmesidir.)
Şöyle demedi:
-Şer’i maarif (bilgiler) üzerine, fazladan marifetlerin (bilgilerin) elde edilmesidir.
Her ne kadar bu yolda, birtakım fazladan işler hasıl olsa dahi, iş sonuna vardığı zaman, bu fazladan işler yokmuşa döner.
Şer’i maarif tafsilatıyla malum olur. İstıdlâlin darlığından çıkar, mutlak keşfin fezasına ulaşır.
Demek olur ki:
-Resulullah (sav) bu ilimleri nasıl vahiy yolu ile aldıysa, bu büyük zatlar dahi, ilimleri ilham yolu ile asıldan almaktadırlar. Ulema dahi, bu ilimleri, şer’i delillerden alarak beyan etmişlerdir.
Sonra bu ilimler, peygamberlere tafsil yollu hasıl olduğu gibi, keşif yollu dahi bu ilimler onlara hasıl olmaktadır. İş, bu minval üzere devam eder gider.
Ancak, asillik ve ona bağlılık arada durmaktadır. Bu kısımda anlatılan kemalli mana için, aradan uzun asırlar, hayli zaman geçtikten sonra dahi, kâmil velilerden seçilen olur.
Hatıra bir şey geldi: Tafsil (ayrıntılı olmak) üzere, icmali istidlali (toplu ve delillere dayalı) bir mesele yazayım; ama sahife tamam oldu. Onu yazmaya yer kalmadı. Bunda da. Sübhan Hakkın bir hikmeti olsa gerek... Vesselam.
а)Tevhid-i vücud hakikatinin zuhuru. Varlığı belirleme gerçeğinin meydana çıkması.
б)Yüce Hakkın zâtının yakınlığı ile beraberliği ve bu makamı aşmak. Ayrıca, bu makama dair sualler ve cevaplar.
NOT. Imam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Şeyh Sofi’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, Seyyid’ül-mürselin’e bağlılık ve uygunluk üstüne bizlere sebat ihsan eylesin. Ona ve onun âline salâtlann en faziletlisi, selâmların en kemallisi olsun.
Meclis-i şerifinizde bulunanlardan biri şöyle anlattı:
Şeyh Meyan Nizameddin Tehaniseri’nin müridlerinden bir şahıs, bu Fakir’den söz ederek demiş ki:
-O, vahdet-i vücudu inkâr ediyor.
Bu kelâmı nakleden kimse, bana rica etti ki: Bu babda işin
Mektûbat-ı Rabbânî
hakikatim, hizmetinizde bulunanlara yazayım. Ta ki: O kelâmdan ilen gelen kötü zanna insanlar kapılmayalar. Zira, bir âyet-I kerimeye göre:
“Zan vardır ki günahtır.”e^9/12)
İşte bu sebepledir kı, sorana, sorguya çekilenin cevap vermesi kabilinden bu kelimelerle başınızı ağrıtmak cür’etinde bulundum.
Ey kereme nail olan mahdum.
Bu Fakir’in itikad şanı, taa çocukluğundan beri ehl-i tevhıd meşrebi üzeredir. Yani: Tevhid-i vücud. Bu Fakir’in babası dahi bu meşrebde idi; ama zahir ciheti (dış yönü) ile. Batın manada, tam teveccühün husulü ile beraber, devamlı olarak bu tarikatla meşguldü. Taa keyfiyetsizlik mertebesine kadar.
-Fakihin oğlu yarım fakih olur, hükmüne göre; bu Fakir dahi bu meşrebden bolca nasib aldı. Ama, ilim ciheti ile. Ondan dahi, büyük bir lezzet hâsıl oldu benim için.
Taa Yüce Allah, beni sırf keremi ile Maden-i irşad Mazhar-ı hakaik velmaarif müeyyid’üd-din’ir-razi Şeyhimiz Efendimiz Önderimiz Muhammed Bakibillah Hazretlerine kavuşturuncaya kadar.
Allahu Teâlâ, onun sırrının kudsiyetini artırsın.
İş bu zat, bu Fakir’e, Nakşibendiye tarikatını öğretti; yine bu Muhtaç’a yeteri kadar teveccüh nurunu saçtı.
Bu Tarikat-ı Aliyye’ye girdikten sonra, kısa bir müddet içinde, tevhid-i vücudi inkişafı oldu. Bu keşiften dahi bana, bir yükseklik peydah oldu. Bu makamın ilimlerinden ve maarifinden bana bol şeyler zuhur etti.
O kadar kı: Bu mertebenin inkişaf etmeyen (açılmayan) hiçbir inciliği kalmadı.
Şeyh Muhyiddin b.Arabî’nin, ilimleri ve maarifi bütün incelikleri ile belli oldu. Onun, Füsus’ta bahsettiği zati tecelli ile müşerref oldum. İtikadım odur kİ, urucun nihayeti odur. Ve o tecelli hakkında şöyle diyor:
-Bundan sonrası ancak, sırf ademdir. (Tam yokluktur).
Aynı şekilde, bu tecellinin ilimleri ve maarifi dahi benim için hâsıl oldu ki, bunlar için Muhyiddin b.Arabî şöyle demektedir:
-Bunlar, tafsilatı ile hatim-i velâyet (veliliğin tamamlayıcısı) olana mahsustur.
Vaktin sekri, halin ağır basması öyle bir hadde ulaştı ki, durumu Hazret-i Hace’ye (Yani: Şeyhim Muhammed Bakibillah’a) yazdım. Bazı arzuhallerle birlikte, sekir lâfızları ile dolu şu iki beyti de yolladım:
Eyvah ki eyvah, şeriat yoludur âmâların;
Yolumuz yoludur hem kâfirlerin hem tersaların.
Küfr ü iman, zülf ü yüzüdür o güzel perinin;
Küfr ü iman, yolumuzda vahdetidir yolların.
Bu hal, uzun müddet sürüp gitti. İş, ayları geçip senelere müncer oldu.
Sonra. Sübhan Hakkın sonsuz İnayeti, gayb penceresinden doğup zuhur meydanına geldi. Keyfi ve keyfiyeti (şekli ve benzeri) olmayan perde, zikri edilen matlubun yüzüne indi. Vahdet-i vücuddan ve ittihaddan haber veren önceki ilimler, zeval ve fütur yönüne doğru yollandı.
Satırlarda yazılı makamda inkişaf eden zatın beraberliği, yakınlığı, sereyan (her şeyin özüne işlemesi) ve ihata (her şeyi kaplaması) örtüldü.
Bundan sonra, yakın hali ile yakinen bilinmiş oldu ki: Anlatılan Yüce Hakka bağlılık nisbeti; Şanı Yüce Yaratıcı’nın bu âlemle oluşu bilinen manada sabit değildir. O Yüce Zat’ın ihatası, yakınlığı, ilim yönü ile olmaktadır. Nitekim hakikat ehli zatlar katında, karara bağlanan durum da budur. Allahu Teâlâ, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Şöyle ki:
O Yüce Allah, eşyadan hiçbiri ile birleşmiş değildir.
O Yüce Allah’tır, hem de mukaddestir. Bu âlem ise görüldüğü üzere bir âlemdir.
Allahu Teâlâ, keyiften ve keyfiyetlerden tamamen münezzehtir. Bu âlem ise farktan kıdeme doğru, keyif (Şekil, benzeyiş)
Mektûbat-i Rabbânî
düzeni ile düzenlenmiştir. Dolayısıyla bu âlem için:
-Keyfiyetten münezzehtir; keyfiyeti yaratanın aynıdır. Varlığı gerekli olan zat, bu olup olmaması mümkün olan varlığın aynıdır. Yokluğu imkânsız olanla, yokluğu mümkün olan birdir, şeklinde bir söz edilemez.
Zira, asla kadım zat, sonradan yaratılmışın aynı olamaz. Aynı şekilde, hakikatlerin değişmesi dahi, aklen ve şer’an muhaldir. İkisinden birini, diğerine hamletmenin dahi sıhhati yoktur; zira baştan ve temelden böyle bir şey mümteni (imkânsız)’dir.
Bu manada asıl şaşılacak şey. Şeyh Muhyiddın b.Arabı ve kendisine tabi olanlardan gelmektedir. Onlar, şöyle diyorlar;
-Zat-ı Vacıb, mutlak meçhuldür. O, hükümlerin hiçbiri ile kendisine hükmedilmiş değildir.
Böyle dedikleri halde kavramayı, yakınlığı zatın maiyetini sabit görürler. Böyle bir sabit görme işi ise o Yüce Mukaddes Zat’a kesilen hükümden başka bir şey değildir.
İşin doğrusu, ulemanın anlattığı ilmi ihata ve yakınlıktır. (Burada anlatılan iki görüşün açıklaması şöyledir: Muhyiddin-i Arabi Hazretlerine göre Allah, eşya ve varlıkların her birinin özüne o şeyin kendisinden daha yakındır ve hepsini bi-zatihi (kendi varlığıyla) kaplamıştır. Her şeyin özünden haberdar olması da bu yolla ve vasıtasızdır. Allah her varlığı ve bütün âlemleri zatiyle ihata ettiği (kapladığı) için görüşle ve bilgiyle ihata edilemez. Bu sebeple mutlak meçhuldür. Bazı ulemaya göre ise Allah, bütün varlıktan bi-ilmihi (kendi ilmiyle) kaplamıştır ve her şeyin özünden haberdar olması (ilmi), vasıtasız değil, melekler vasıtasıyla-dır.)
Vahdet-i vücuda aykırı ilimler hasıl olduğu vakit, bu Fakir’de tam bir ıstırap meydana geldi. Sanıyordum ki: Bu vahdet-i vü-cud ötesinde daha yüksek bir iş yoktur. Allahu Teala’ya tazarru ve inkisarla da dua ediyordum ki: Benden bu marifeti almasın. Yani: Vahdet-i vücud marifetini. Taa işin yüzünden tam manası ile perde kalkıncaya, halin hakikati açılıp ortaya çıkıncaya, makam iktizası meram yolu açılıncaya kadar. İşte o zaman ma
lum oldu kı: Bu âlem, her ne kadar sıfatlara dair kemalâtın gösterilme yen, isimler şanındaki zuhurların tecelligâhı olsa dahi; mazhar, zahirin aynı olmadığı gibi, gölge de aslın kendisi değildir. Vahdet-ı vücud ehlinin yolu budur.
Buraya kadar anlattığımızı bir misalle izah etmeye çalışalım;
Nice fenni bilgilerin sahibi bir bilgin vardır. Bu bilgin istiyor ki: Çeşitli kemalâtını, bu zuhur meydanına çıkarıp sergilesin. Onların görünmeyen güzelliklerini dahi, şuur ehli için açıklamak suretiyle arz etmek istiyor. Bunun hakkında konuşmak için, harfler ve sesler ıcad ediyor. Bu harflerin ve seslerin görüntüsünde gizli kemalâtını görünüşe getirmeye başlıyor.
Üstte anlatılan duruma bakarak şöyle bir şey söylenemez:
-O kemalâtın göründüğü bu sesler ve harfler o kemalâtın aynıdır; o kemalâtı bizzat ihata etmiştir; o şu şekilde bizzat yakındır; onunla şöyle bir beraberliği vardır.
Çünkü, aralarında yalnız delil ve medlûl olma durumu vardır. Bu seslerin ve harflerin, o kemalâta gelince, katıksız hali iledir. Bu zuhura gelen nisbetler ise ancak vehimlerde ve hayallerdedir. Yoksa, hakikatta onlardan yana sabit duran bir şey yoktur. Lâkin, bu kemalât ile sesler ve harfler arasında; zahiriyet ve mazhariyet, delil ve medlul olma münasebeti olunca ış bu münasebet, bahsi edilen ve vehme dayalı olarak bazıları için bir te-vehhümün husulüne sebep oluyor. Haliyle bu, bazı arızı sebepler yüzünden olmaktadır. Halbuki o kemalât, işin özünde bütün nisbetlerden muarradır (bağlantılardan arınmıştır), müberradır (beridir).
Bizim, içinde bulunduğumuz durum ise delil ve medlul, zahir (görünen) ve mazhar (gösteren) alâkasından başka bir şey değildir. Çünkü bu âlem: Kendisini yaratan Yüce ve Mukaddes Zat’a bir işarettir; onu bildirmektir. İsim ve sıfat kemalâtının meydana çıkması için bir zuhur (görünme) yeridir.
Üstte anlatılan bu alâkadır ki: Bazılarına göre, bazı arızi sebepler dolayısıyla, bazı vehme dayalı hükümlerin isbatının çıkmasını sağlamaktadır.
Mektûbat-ı Rabbânî
Bazfları bu yere uğramışlardır. Yanı: Anlatılan hükümlerin is-bat yerme Tevhidin ve ehadiyetin çokça murakabesi sonunda; hayal gücüne, bu murakabelerin sureti çıkmıştır.
Bazılarına dahi, tevhid ilminin mümaresesi ve tekrarı sonunda, anlatılan hükümler bir nebze zevk yollu gelmiştir.
Ancak, üstte anlatılan vahdet-i vücuda dair iki kısmın ikisi de sebeplere bağlıdır, ilim çerçevesine girer. Onlara, hal işinde yer yoktur.
Anlatılan zümre dışında bir başka zümreye de, bu isbat hükmü, muhabbetin ağır basması sonucu gelir. Şundan ki, çoğu kez sevene, sevdiğinden başkasını görme yolu kapanır. Bu dahi, seveni, sevdiğine karşı beslediği sevginin istilâsı sonucudur. Bundan sonra, sevdiğinden başkasını göremez. Ama bu demek değildir ki: Sevdiğinden başkası yoktur. Zira böyle bir şey, his, akıl, şeriat hükmüne aykırıdır. Zaman olur ki, bu muhabbet, zati sayılan ihata ve yakınlık hükmünün çıkmasını doğurur.
Anlatılan bu son kısım... yani muhabbet halinin ağır basmasından ötürü tevhid yoluna girilmesi, daha önce anlatılan iki kısımdan daha üstündür. Ve bu: Hal çerçevesine dahildir. İşin aslına, şeriata uygun düşmese dahi, durum budur. Bunun, işin özüne ve şeriata uygun kılınması, bir zorlama cinsi tekellüften ibarettir. Tıpkı felsefecilerin soğuk zorlamalı tekellüfleh gibi... Onların İslâm’a bağlı olanları, bozuk usullerini, şer’i kanunlara uydurmak isterler. İHVAN-I SAFA (İhvan-ı Safa: Dini ve siyasi bir cemiyettir. Hicri dördüncü asırda ortaya çıkmıştır. Karargâhını Basra'da kurmuştur.) kitabı ve diğerleri hep bu kabildendir.
Bu hususta netice olarak anlatılmak istenen şudur; Keşfe dayalı bir hata, içtihad işinde yapılan hata hükmündedir. Özellikle sahibinden itap ve ayıplamanın kalkması gibi... Hatta müçtehid için bu hususta sevap derecelerinden bir derece dahi tahakkuk eder.
Ancak keşif ehli kimse ile müçtehidin mukallidi (uyanı) arasında bir fark vardır; şöyle ki; Müçtehidin mukallidi, müçtehid hük
mündedir; kendisine sevap derecelerinden bir derece verilir. Yanı: Hata takdir edilince. Ama keşif ehlinin mukallidi böyle değildir. Böyleler, mazur sayılmazlar. Hatta hatalı takdir sonunda sevap derecesine nail olmaktan mahrum olurlar Şundan ki İlham ve keşif yollu hallerin hemen hepsi bir başkası için hüccet değildir. Ama, müçtehidin görüşü, bir bşakası için hüccettir.
Üstte anlatılan mana icabı olarak bınncıye (yanı keşf ve ilhama) hata ihtimali takdir edildiği zaman, uymak caiz değildir. Ama, İkinciye (yani içtihada) hata ihtimali olsa dahi uymak caizdir, hatta vaciptir.
Bu kevni taayyünat göstergelerindeki bazı saliklerin şühudu-na dahi, üstte anlatılan işlere verilen hüküm verilir. Onlar bu şü-huda;
-Şühud-u vahdet ve kesrette şühud-u ehadiyet... ismini verirler.
Üstte, anlatılanları çürüttüğümüz gibi, bunu da şöyle çürütebilir;
Mukaddes Vacib Teâlâ, keyften ve keyfiyattan (ölçü ve şekillerden) münezzehtir. Keyfiyet göstergeleri, onu alamaz. Keza kelâmın coştuğu yerler de. Mekânı olmayan Yüce Zat, bir mekân içinde bulunamaz. Gerekir ki: O keyfiyetten münezzeh Yüce zat, keyfiyet (şekil) dairesinin dışında arana. Mekânı olmayan, mekânların ötesinde istene.
Her ne zaman ki, bir şey, afakta ve enfüste (dışarıda ve içeride) müşahede edilir; o şey: Yüce Mukaddes Sübhan Zat’ın âyetlerinden sayılır. Velâyet dairesinin kutbu Hace Bahaeddin Nakşibend Hz.leri şöyle anlattı:
-Her ne şey ki, müşahede edilir, işitilir, bilinir, o şey Yüce Hakkın gayrıdır. Hakikatte, onun bir kelime ile nefyi gerekir:
-İÂ... (Bu değil, manasına)
Bu manada bir şiir şöyledir:
Bu suret kapısından nasıl geçer mana?..
Gedalar kapısında işm’olur sultana?.
Mektûbat-ı Rabbânî
Söz ne kâr eder, o suretperest gafildir;
Gizlenince olur mu yol dostun nuruna?
Şöyle söylenebilir:
-Nakşıbendiye ve diğer meşayihin sözlerinde, sarih olarak vahdet-ı vücud, kurb-ü zatı, maiyet-i zatiye, kesrette şühud-u vahdet ve ehadiyet anlatılmıştır. Ne dersiniz?..
Bu soruya şu cevabı veririm:
-Belirtilen bu haller, o zatlara, elde ettikleri hallerin ortalarında gelmiştir. Sonra bu makamdan terakki edip geçmişlerdir. Nitekim bu Fakir, daha önceki kısımlarda hallerinden yazdı. Bunun için vereceğim bir başka cevap ise şudur: -Saliklerden bir topluluk, kendilerinde bulunan tam teveccühle, katıksız ehadiyet (Allah’ın saf görünmez birliği) yönüne batınları ile yönelmişlerdir. Kesretin (çokluğun) müşahedesinden başka bir şey olmayan zahirleri ile de, anlatılan ahkâm ve şühudu bulmuşlardır. Hasılı: Bunlar, batın ciheti ile ehadiyete yönelmişlerdir, zahir ciheti ile de kesrette matlubun müşahedesine dalmışlardır. Tıpkı bu mektubun evvelinde anlattığım babamın hali gibi.
Bu cevabın daha geniş şekli, “Vahdet-i Vücud mertebelerini tahkik” şanında yazılan risalede belirtilmiştir. Bu makamın, bundan fazla söze tahammülü yoktur.
Burada şöyle bir soru sorulamaz:
-İşin aslında birçok varlıklar olduğuna, zati bir yakınlık ve zati bir ihata olmadığına, vahdette kesret (birlik içinde çokluk) şu-hudu da vaki işe uygun düşmediğine göre; bu büyüklerin hükmü yalana çıkmaz mı?.. Çünkü vakıaya ve işin özüne uygun düşmemektedir.
Bunun için şu cevabı verebiliriz:
-Bu büyük zatlar, ancak, müşahede ettikleri miktara göre hüküm sahibi olmaktadırlar. Bunun için vereceğimiz misal şudur: Bir kimse, Zeyd’in suretini aynada görerek, onun sureti olduğu-
na hükmeder. Bu hüküm, aslında vakıaya mutabık değildir. Çünkü, o kimse hiçbir şekilde Zeyd’in suretini aynada görmedi. Aslında orada bir suret yoktur ki, görsün. Şimdi, hali anlatıldığı gibi olan bir şahsa, alışılmış duruma göre:
-Bu işte yalancıdır, denemez.
İsterse gördüğü, işin aslına mutabık olmasın. Çünkü, o kimse mazurdur; yalancılık damgası ondan kalkar.
İş bu mana, daha önce de anlatıldı.
Bizim burada asıl üzerinde durduğumuz husus: Gizlenmesi, saklanması gerekliyken zuhur eden hallerin açıktan bildirilip anlatılması meselesidir.
Her ne kadar, vahdet-i vücud için bizden bir kabul gelirse de, bu bir keşif yolundan ötürü kabuldür; onun taklid edilip yapılması için bir kabul değildir. Şayet bizden bir inkâr gelirse... bu da ilhamdan ötürüdür. Şayet bir ilhamın da, bir başkasına hüccet olabilecek durumu yoksa, bunu İnkâra da yer yoktur.
Şu da bir başka cevap olup yalan şüphesinin defi zımnındadır. Şöyle ki:
-Bu âlemin fertlerinin birbirleri ile bazı hallerde ortak yanlan olduğu gibi, bazı hallerde dahi ayrı yanları vardır. Bu mümkün olan ortaklık, Vacib Tealâ ile dahi bilinen durumu ile bazı işlerde olmaktadır. Yani: Sırf isim ve surette. Her ne kadar her iki yanın birbirinden zatiyle ayrılmış gibi bir durumu olsa dahi, kendisine muhabbet miktarının ağır gelmesi sonunda, bu aynlmış-lık durumu ortadan kalkıp gizlenmektedir. Daha çok ona ortak taraflar zuhur etmektedir.
İş bu anlatılan surete: Biri diğerinin aynı olduğuna hükmederlerse vakıaya uygun düşer. Aslâ, yalan tarafı yoktur.
İşte... zati ihata ve benzeri haller, üstte anlatılana göre kıyas edilmelidir. Vesselâm.
MEVZUU: Ashab-ı kirama mahsus kemal (yükseklik, olgunluk) derecesinin beyanına dairdir. Allah onlardan razı olsun. İş bu kemal derecesine evliyadan pek azı nazil oipnuştur. Bu münasebetle daha başka şeyler de yazılmıştır.
NOT İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Mirza Hüsa-meddin Ahmed’e yazmıştır.
İltifat olarak, gönderilen mektubunuz ulaştı.
Sübhan Allah’a hamd ve şükürler olsun kı. uzağa atılan unutulmaya terk edilmemiş, söz arasında olsa dahi hatırlananlarla hatıra gelip anılmıştır.
Bu manada bir mısra;
Bırakınız bizi, tatlı hatıralarımızla teselli bulalım. Mektubunuzda şu hususta şikâyet var: Hazret-i Şeyhimize bağlılık hali bulunmadığı, bunu vicdanen bulmanın zorluğu... Ayrıca bunların sebebi sorulmaktadır.
Üstün Şeyhimize, Yüce Allah’ın has rahmetim dileriz.
Ey Mahdum,
Bu misillu sözlerin yazı ile, hatta sözle şerhedilmesi uygun değildir. Şunun için ki: İnsanın zihninde, ne gibi mana hasıl edeceği bilinmez; hatta, onlardan ne anlaşılacağı da belli olmaz. Bu iş için lâzım olan, iyi zan besleyip huzurda olmaktır; yahut ne yoldan olursa olsun sohbetin uzun süre devamıdır. Bunun dışında kalan, kopup uçar, ağaç dikenleri gibidir.
Bu manada bir şiir:
Bir gece arıyorum saf, hoş mehtabı var;
Sana anlatacağım tatlı masallar var...
Ancak, suale cevap kabilinden, aşağıdaki miktarı açıklayacağım.
Şöyle ki:
Her makamın, kendi başına, ilimleri ve elde edilecek marifetleri vardır. Hatta, birbirinden ayrı, halleri ve vecidleri vardır.
Bir makam vardır kı, orada: Zikir ve teveccüh uygun düşer. Bir makam vardır ki, orada: Kur’an okumak ve namaz kılmak gerekir.
Bir başka makam vardır kı; Cezbeye mahsustur.
Bir başka makam dahi: Sülûke mahsustur Bir başka makam dahi: Hem cezbe, hem de sulûk içindir Bir başka makam dahi: Cezbeden ve sülükten yana boştur O kadar ki, orada, cezbenin yen olmadığı gibi, sülükle bir ilgisi dahi yoktur. İş bu makam, cidden pek yücedir Resulullah (sav) Efendimizin ashabı, bu makama çıkma imtiyazına nail olmuşlardır Allah onlardan razı olsun. Bu makamın sahibi için, diğer makamların sahiplerine nazaran, tam bir imtiyaz vardır Bu makam sahiplen arasında bulunan birbirine benzerlik, diğer makamların sahipleri arasındaki benzerliğe nazaran pek azdır. Ama, diğer makamların sahiplen, bir yönde olmasa bile, diğer bir yönde birbirlerine benzerler. Bu makama bağlılık, ashab-ı kiramdan sonra, inşaallah tam bir şekilde Mehdi Aleyhısselâm’da zuhur edecektir. Bu makamdan haber veren tabakat meşayihı azaldı. O makamın ilimlerinden ve marifetinden kelâm şöyle dursun.
İş bu makam, şu âyet-i kerimede manasını güzel bulur:
“Bu, Allah’ın fazlıdır, düediğine verir. Allah, büyük fazlın sahibidir.”(62/4)
Bu babda anlatılacak esas mesele şudur:
Bu, pek değerli olan makam nisbeti, ilk adımda, sahabede zuhur edip zamanla, tam kemal mertebesine erişir. Ancak, sahabenin gayri için bu devletle şerefyab olmak, sahabenin izince oraya varmak arzu edilirse bu: Cezbe menzillerinin, sülük mertebelerinin kat edilmesine bağlıdır. Ve bu iki makama dair ilimlere de sahip olmak gerekir.
Bu mübarek makama bağlanmanın, başlangıçta zuhuru, Seyyid’ül-Beşer, Efendimizin sohbeti bereketine mahsustu. Ona ve âline salât, tahiyyat, berekât ve teslimat. Ama, Resulullah (sav) Efendimize tebaiyet yolu ile bağlı bulunan bazı zatla-nn, bu bereketle şerefyab olmaları mümkündür. İşte, böyle bir zatın sohbeti, başlangıçta, bu üstün makama bağlanmış olmanın zuhuruna bir sebeptir. Yani: İlk halde ve cezbe ve sülük
menziilerini kat etmeden evvel.
Bu manada bir şiir;
Şayet bulursa kudsi ruhun feyiz yardı/nını;
İsa’dan başkası, dahi çıkarır aynısını.
Bu zamanda, bu üstün makama nisbet, nihayetin bidayette oluşu şeklinde tahakkuk etmektedir. Nitekim bu mana, cezbenin sülûke takdim edilmesi sureti ile tahakkuk ediyor.
Bu hususta daha fazla yazmaya durum müsait değildir. Bu manayı anlatan bir şiir şöyledir;
Bundan ötesinin beyanı ince;
Gizlemek pek hoş, pek de güzel bence.
Eğer bundan sonra, bir karşılaşma dur^jmu olursa dinleyenlerde de hüsn ü zan hissedersem, zuhur meydanında bu makamdan bir nezbe varidat gelir. Haliyle, Allahu Teâlâ dilerse. Başarı ihsan eden, o Yüce Sübhan Allah’tır.
Arkadaşlardan bazıları için, bir şeyler yazmışsınız. Bu Fakir, onların yanlış hareketlerini affettim. Allahu Teâlâ’dan dahi bağışlamasını dilerim; o, merhametlilerin en merhametlisidir.
Ancak, arkadaşlara biraz nasihat etmek gerekir ki, huzurda ve gıyabda eziyet makamında olmasınlar. Yanlış tutumlarını düzeltsinler. Bu mana, şu âyet-i kerimede pek güzel anlatılmaktadır;
''Kendilerini değiştirmedikçe; Allah bir kavmi değiştirmez. Allah bir kavme azab murad ederse; kendisinden başka bunu onlardan çevirecek yoktur.”(13/11)
Şeyh İlâhdad hakkında da yazmışsınız. Bu husus, Fakir’e hiçbir sıkıntı olamaz. Ancak, vaziyetini değiştirmek, kendisine gereklidir. Bu manada;
"Pişmanlık tevbedir” hadis-i şerifini hatırlatmak gerekir. Ayrıca, şefaat dilemek dahi, pişmanlıktan bir parçadır. Bu Fakir, her halde, affedip geçmek makamındadır. Ama, kendi namına... Başkaları için olanı, kendisi daha iyi bilir; keza ne lâzım geldiğini de..
Serhend’i kendi yeriniz gibi bilmelisiniz. Muhabbet alâkası ve tarikat kardeşliği bağı, öyle geçici şeyler sebebiyle kesilen cinsten değildir.
Bundan daha fazla ne yazayım? Mahdumlara ve sair hane halkına hususi dualanmız vardır.
Bu mektubun müsveddesini yaptıktan sonra, hatıra geldi ki: Kardeşlerin yanlış hareketleri ve onların affına dair, birincisinden daha açık yazayım. Toplu yazılanda belirsiz durum olur; bundan ne anlaşılabilir?
Ey Mahdum,
Bilmiş olasın ki, affetmek ancak şu zümre için talep ve tasavvur edilir: Kötü vaziyetlerini itiraf ederler, yaptıklarına da nedamet duyarlar. Aksi halde, affın yeri yoktur.
Şöyle yazmışsınız: Hazret-i Şeyhimiz, bu makamı Şeyh İlâh-dad’a, o zümrenin şehadeti ile bırakmış.
İş bu söz açıklama ister. Nasıl?..
Şayet bu bırakmak şu manaya ise: Bu yolun ehline, gelip gidenlere hizmet, yemek içmek gibi, ihtiyaçlarını sorup gidermek gibi... Bunda bir çekişme hiç kimse için yoktur. Bu iş, selâmettir.
Şayet bu işi bırakmak şu manaya ise: Taliplerden bir cemaati manevi terbiyesine almak, şeyhlik makamına oturmak gibi... İşte bu olmadı.
Şundan ki: Şeyhimiz Hazretleri, son karşılaşmamızda bana şöyle sordu:
-Şeyh İlâhdad hakkında fikrin nedir?.. Namıma taliplerden bazılarına bir şeyler belletip, meşguliyet verse, onların hallerini bize ulaştırıp bildirse nasıl olur?.. Zira, benim onlarla beraber olmama, bir eğitim meşguliyetine, hallerinden sorup sual etmeye takatim yoktur.
Fakır, bu hususta durakladım. Ancak, anlatılan işin gereğince orada bu kadarına cevaz verdim. Hiç şüphe yok ki: Tebliğ işinden bu kadarının yapılması, sırf elçilik babında bir şeydir.
Mektûbat-ı Rabbânî
İşin özelliği de, bu iş, zarurete göre yapılmaktadır ki; zaruret ancak kendi özelliği ile hesaplanır. Yani: Ne miktar zaruret varsa, o mikdar bu yolda ruhsat vardır. Şu var kı. Jdu zaruret, Şeyhimizin hayattaki zamanına mahsustur. Onun ırtihalınden sonra taliplere öğretim meşguliyetinde bulunmak, hallerinden sual etmek, hiyanet babına girer.
Şunu da yazmışsınız:
-Hazret-i Şeyhimize bağlılık (nisbet) elbette bakidir. Yani: De-hirlerın ve zamanların geçip gitmesi ile artma ve eksilme olmaz.
Ey Mahdum, bilmiş olasın ki: Bir san’atın kemale ermesi, fikirlerin ona katılması ile olur. Sibeveyh’in.vaz ettiği NAHV ilmine bir bak. Sonra gelenlerin fikirleri de katılınca ona, on misli değer katmıştır. Kaldı ki, bir şeyin aynıyle baki kalması, noksanlığın kendisidir. Şu hususa dikkat edilmeli ki: Hace Nakşibend Hz.lerıne olan bağlılık (nisbet), Hace Abdülhalik Gücdüvani zamanında olduğu gibi değildir. Sair haller dahi, buna kıyas edilebilir. Şu hususa da dikkat edilmelidir ki: Hazret-i Şeyhimiz, bu bağlılığın kemale erginliği konusunda, tam olduğuna kail değildir. Şayet, onun hayatı devam etseydi, bu bağlılığı, Sübhan Allah’ın dilediği kadar artırır, ileri götürürdü. Bunun için onun ilerlememesine çalışmak uygun düşmez.
Sonra, bu Fakir bilemiyor ki: Onun bekası hangi yönden olacak?.. Kaldı ki, bu bağlılıkta, senin kendi başına ayrı bir durumun var; diğerlerinin bağlılığı için oraya yol yoktur. Bu kelâm dahi, teşhis edilmiştir. Yani: Hazretin huzurunda mükerreren söylenmiştir. Şeyh İlâhdad Miskin nereden bilecek bu bağlılığın ne olduğunu?.. Onun ancak, bir parça kalb huzuru var, o kadar... Bu haletin ne olduğu, diğerleri tarafından bilinen bir şeydir. Bu bağlılığı ayakta tutacak kimdir ve onun şanında müreb-bi (terbiyeci, yetiştirici) kim olacak?.. Böyle birini bana anlatınız kı: Onun yardımcısı ve muavini olayım.
ra onlar, doğru olmayan hayallerden ibarettir. Şeytan, güçlü bir düşmandır. Onun güzel gösterdiği kötü şeylerden emin olmak ise... pek zordur. Meğer ki, Allahu Teâlâ, o kimseyi korumuş olsun...
Ey Mahdum, bilmiş olasın ki, üstte anılanlardan başka, kazanılmış bağlılığın ortadan kaldınlıp alınması hakkında da yazmışsın.
Bu selb (ortadan kaldırma) ışı, ancak ihtiyarla olur kı, bu, huzurda anlatıldı. (Farsça nüshasında selbın ihtiyarla olmayacağı anlatılır.) Bu selb işi, şu anda aynı şekildedir. Onun zevalim tasavvur etmek hayaldir.
Kalbden duyulan sesin, bu haletle bir alâkası yoktur. Külden ateş kaybolduğu, soğumaya yüz tuttuğu zaman, üzerine su dökülürse ses çıkar. Ancak hiçbir şekilde şöyle denmez:
-Ateş, onun için henüz gizlidir.
Rüyalara, hiçbir şekilde itibar edilmez. Bu sözün manası, bugün için gizlidir; ama yarın Allah dilerse, doğruluğu belli olur.
Mektubunuz mübalağalı bir şekilde yazılmış. Onun için, cevap olarak, bu cümleler geldi. Bir istek sebep olmadan konuşmak kolay olmuyor.
MEVZUU: Dünya sevgisine esir olan uygunsuz âlimleri zemmetmek ve zahid gönüllü olup dünyadan kaçan âlimleri med-hetmek beyanındadır.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hacı Molla Muhammed Lahorî’ye yazmıştır.
Âlimlerin dünyayı sevmeleri, ona karşı istekli olmaları güzel yüzlerinde siyah bir lekedir. Bu gibi âlimlerden her ne kadar halka fayda olsa da, onların bilgisi, kendileri için menfaat getirmez. Her ne kadar. İslâm dininin kuvvetlenmesi, şeriatın desteklenmesi bunlara bağlı ise de, bu duruma itibar yoktur. Şundan ki:
Destekleme ve kuvvetlendirme İşının, bazı hallerde, fücur ve fütur ehlinden de geldiği vakıdir. Nitekim, bu manada Seyyid’ül Enbiya Resulullah (sav) şöyle buyurdu:
“Allahu Teâlâ, gerçekten bu dini, tacir bir kişinin eli ile de teyid eder.”
Bu gibilerin durumu. Parstaşına benzer: demir veya bakır cinsinden ona ne yaklaşırsa... onun haline girer. Ama kendisi, yine olduğu gibi taştır. Yahut onlar, çakmakla taş gibidir. Bundan âlem faydalanır; ama onlardaki bu ateşten ne taşa fayda vardır, ne de ağaca.
Hatta, şunu da söyleyebilirim:
-Bu ilim, kendileri hakkında dahi zararlıdır. Zira bu manadaki hüccet onlar için tamamdır. Nitekim, Resûlullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Azab ciheti ile, insanların kıyamet günü en zorda olanı, öyle bir âlimdir ki, Allah, kendisine ilminden fayda vermemiştir.”
Bu ilim, o kimseye nasıl zararlı olmasın ki?.. Zira ilim. Yüce Allah katında eşyanın en azizidir. Mevcudlann da en şereflisidir. İşte o âlim, böyle değerli bir şeyi; mal, şöhret, dost gibi, bu düşük dünyanın geçici şeylerini toplamaya alet etti. Halbuki, Allah katında dünya zelil ve hakirdir. Allah katında, yaratılmışların en sevimsizidir. Durum böyle olunca; Allah katında aziz olan bir şeyi zelil etmek, zelil olan bir şeyi de aziz etmeye çalışmak, ka-bahatların son ucudur. Hatta, gerçek manada, Yüce Hakla çatışmaya kalkmaktır.
Tedris ve fetva işleri, ancak bu şartlar altında faydalı olur: Allah rızası için halis; makam ve baş olma düşkünlüğü, mala ve yükselmeye karşı tamah şaibesinden temiz olursa. Fetvanın ve tedrisin, anlatılan kötülüklerden temiz olmasının alâmeti şudur: Dünyaya karşı zahid gönüllü olmak ve onun geçici şeylenne gönül bağlamamak.
Şu âlimler ki, anlatılan belâya müptelâ olmuş, dünya muhab-
betine esir düşmüşlerdir, işte bunlar, kötü âlimler olup, insanların da şerlileri ve din hırsızlarıdır. Bu halleri ile onlar, kendilerini halkın iktida ettiği ve tüm halkın en faziletlileri sanırlar. Şu âyet-i kerime, onların durumunu anlatır:
“Onlar, kendilerini bir şey üzere sanırlar. Dikkat edin, onlar yalancıdırlar.
Şeytan, bunları istilâ etmiştir; Allah’ı anmayı da unutturmuştur. Bunlar, Şeytan grubudur. Dikkatli olun, asıl kayba uğrayanlar. Şeytan grubundan olanlardır.”(58/18-19) Büyüklerden biri Şeytan’ı gördü. Azdırmak ve saptırmak işinden geçmiş, boş oturuyordu.
Şeytan’a böyle boş oturmasının sebebini sorunca, Lain şöy- * le anlattı:
-Bu zamanda kötü âlimler, işimde bana çok yardımda bulunuyorlar; azdırmak ve saptırmak işinde yerimi aldılar. O kadar ki, beni böyle eli boş bıraktılar.
Şu bir hakikattir ki: Bu zamanda şeriat işlerinde her ne gibi bir zaaf, savsaklama vaki olduysa, İslâm dininin ve şeriatın yürürlüğünde her ne gibi bir duraklama zuhur ettiyse... ancak kötü âlimlerin uğursuzluğu ve kötü niyetleri dolayısıyla oldu.
Evet... Eğer âlimler, dünyaya gönül vermeyip, makam, baş olma sevgisinden, mal tamahı, üstün tutulma arzusunun esaretinden kurtulan hür kişiler sınıfına girmiş olsalardı; o zaman bunlar ahiret âlimleri olurlardı. Peygamberlerin dahi varisleri olurlardı. Bu gibi zatlar, halkın dahi en faziletlileri durumunda bulunurlardı. Yine bu zatlar:
"’Kıyamet günü, bunların mürekkeplen, Allah yolunda şe-hid olanların kanlan ile tartılacak ve bunların mürekkepleri ağır gelecektir.”
""Âlimin uykusu ibadettir.”
Hadis-i şerifleri ile anlatılan zümreden olurlardı.
Bu manalar, onların hakikîleri için bir hakikattir.
Bunlar (hakiki âlimler) o zümredir ki: Ahiretin güzelliği ve hoşluğu onların gözleri önünde canlanmış; bütün kabahat ve şena
atı ile dünyanın sonucu kendilerine görünmüştür. Bunun için ahirete beka nazarı ile bakmışlar; dünyayı zeval ve fena damgalı bulmuşlardır. Böyle olunca, şüphesiz, (aniden kaçıp bakiye yönelmişlerdir.
Âhıretın azametini müşahede etmek, Ezeli Celal sahibi Yüce Zat’ı müşahedenin bir semeresidir. Dünyayı zelil görmek ve içindekileri düşük bilmek, ahiretın azametini müşahede etmenin bir neticesidir, gereğidir. Bu mana, şu hadis-ı şerifle daha lyı anlaşılır;
“Dünya ve ahiret, iki kumadır; biri razı edilse öbürü darılır.”
Bu hadıs-ı şerifin manasına göre: Dünya aziz ise ahıret zelildir ve hakirdir; dünya hakir ise ahiret azizdir. İzzetle zilleti bir arada bulmak, zıdların cem’ı kabilindendir ki, olmaz.
Bir şiir;
Şaşırtıcı bir güzellik var şunda;
Din ve dünyanın birlik oluşunda.
Evet.. Tabiatlarının iktizası tüm şeylerden, nefislerinin esaretinden halâs olup kurtulan meşayihten bir topluluk; Hakk’a dayalı bir niyetle dünya ehli suretinde görünmüşlerdir. Bu zatları, zahirde dünyaya karşı istekli görürsün, ama hakikatte asla onların dünya ile kalbi bir ilgileri yoktur. Hatta onlar, her manada ondan fariğ olup bütünüyle halâs olmuşlardır. Şu âyet-i kerime onların şanında gelmiştir:
“Öyle erlerdir ki, kendilerini ticaret ve alış veriş, Allah zikrinden alamaz.”(24/38)
Onlar, ticaretin, yani alış verişin içindedirler; ama öyle bir şeyle kalben bağları yoktur.
Bu manada, Bahaeddin Nakşibend Hz.leri şöyle anlattı:
-Mina pazarında bir tacir gördüm; elli bin dinara yakın bir ticaret İŞİ yaptı. Ama, Sübhan Hak’tan bir lahza kalbi gaflete dalmadı.
MEVZUU: Cevahir-i hamse-i emnyenin ( Cevahir-i hamse-i emriye (emir âleminin beş cevheri) tabiri daha çok şunlar için kullanılır: Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa) açık bir şekilde tafsilatı ile, imkân nisbetinde beyanı.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hacı Muham-med Lahorî’ye yazmıştır.
Bilmiş olasın ki: İki cihan saadetinin değeri, iki cihanın efendisi Resûlullah Efendimize tabi olmaya bağlıdır. O’na ve O’nun âline, en faziletli salâvatlar ve en mükemmel selâmlar olsun.
Felsefeye bağlı olanların gözleri, Şeriat Sahıbi’ne (S.A.) tabı olmak sürmesi ile sürmelenmediği için, âlem-i emir hakikatinden yana kördür. Yüce ve Mukaddes Zat’ın vücub mertebesine karşı şuurlu olmaları şöyle dursun. Felsefeye bağlı olanın kısa görüşü, ancak halk âlemine uyar; bunda dahi tam değildir. Cevahir-i hamseden saydıkları ve öyle tesbit ettikleri, tamamen halk âlemine mahsustur. Cehaletleri dolayısıyla da, aklı ve nefsi mücerredler sınıfından saydılar.
Nefs-i natıka, nefs-i emmarenin kendisidir; tezkiyeye (temizlenmeye) muhtaçtır. Onun bizzat himmeti, sefalet ve denaettir. Emir âlemi ile bunun ne bağlılığı olabilir? Sonra onun tecerrüd ve akılla ne gibi bir bağlantısı olabilir?
Makulattan (akılla bulunanlardan) idarak edilenler; ancak bu mahsusatla (görmek, işitmek, koklamak, dokunmak gibi dış duygularla) bilinen ve tüm cismi olan şeylerle münasebeti bulunan işlerdir. Hatta, hissin hükmü altına girmeyen hiçbir şey idrak edilemez. (Yani: Görünüşü olmayan bir şey sadece akılla bilinemez.)
O şeyler ki, mahsusatla münasebeti yoktur, benzeri ve misali müşahede edilenler arasında bulunmaz. İşte, böyle şeyleri akıl için idrak edip anlamanın yolu yoktur. O işlerin kapalı yerlerini akıl anahtan açamaz.
Mektûbat-ı Rabbânî
İşte anlatılan mana icabıdır ki, felsefenin (veya felsefecinin) görüşü kısadır. Bilhassa, keyfiyete bağlı olmayan hükümlerde. (Yanı: Şekil olma hükmünde olmayanlarda^ Gayb sayılan gizliyi idrak işinde, tamamen yoldan sapmıştır. Bu dahi, onun hak âleminden oluşuna alâmettir. Halbuki âlem-i emnn meyli, bir şekil keyfiyeti olmamaktan yanadır, yönü, keyfiyetten münezzeh olan şeyleredir.
Âlem-ı emrin iptidası, kalb mertebesinden başlar; kalbın üstü ruhtur; ruhun üstü sırdır; sırrın üstü hafidir; hafinin üstü ahfa-dır.
Bu emri sayılan beş şey için:
-Cevahir-i hamse (beş cevher) denirse, jonun da bir yolu vardır.
Kısa görüşlü olduklarından, birkaç tane saksı parçası bulup onları cevahir zannetmişlerdir.
Bu anlatılan cevahir-i hamse-i emriyeyi (emir âleminden sayılan: Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa olarak üstte anlatılanları) idrâk etmek, onların hakikatlerine muttaki olmak, ancak Nebi’ye tam tabi olan kâmil kimselerin nasibidir. Allahu Teâlâ O’na ve O’nun âline salât ve selâm eylesin.
Âlem-i sağir (küçük âlem) sayılan insanda, âlem-i kebirde (büyük âlemde) olanların hepsinden bir numune vardır. Üstte anlatılan cevahir-i hamsenin asılları, âlem-i kebirdedir.
Arş, âlem-i kebirde bu cevherlerin mebdeidir. Tıpkı: Âlem-ı sağirdeki kalb gibi... Bu münasebetledir ki, kalb için şöyle denir:
-Yüce Allah’ın arşı...
Kalan âlem-i kebirdeki beş mertebenin hepsi, arşın üstündedir.
Arş, âlem-i kebirde, hak âlemi ile emir âlemi arasında bir berzahtır. İnsandaki kalb gibi ki, o da: Âlem-i sağirde halk âlemi ile emir âlemi arasında bir berzahtır.
Kalb ve ârş, her ne kadar halk âleminde zahir iseler de, her ikisi de, emir âleminden sayılır. Her ikisinin de, kemmiyetsızlık
ve keyfiyetsizlikten yana nasibi vardır.
Anlatılan beş cevherin hakikatini bilmek, Allah’ın evliya kullarından bazı ferdlere bırakılmıştır ki, onlar: Tafsılatiyle sülük mertebelerini tamamlamış, nihayetlerin nihayetine ulaşmışlardır.
Bu manada şiir:
Her güçsüz erkek de merd-i meydan mıdır?
Yahud her mülkü olan Süleyman mıdır?..
Eğer bir üstün devlet sahibinin basiret nazan açılırsa... Yanı; Vücub mertebesinin imkânı nisbetinde ayrıntılı olarak görünmesiyle... İmkân nisbetinde mertebe-i tafsilatı şanında. Ve sırf Sübhan Hakkın fazlı ile. İşte o zaman bu devletli kişi, anlatılan beş cevherin asıllarını bu yerde mütalaa eder. O zaman, onun bilgisinde âlem-i kebir ve âlem-i sağirdeki bu cevherler cevahir-i hakikiyenin gölgesi gibi olur.
Bir mısra:
Bu saadetler kimin nasibi olur acaba?..
Bu manada şu âyet-i kerime ne kadar güzeldir:
“Bu, Allah’ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah, büyük fazlın sahibidir.”(62/4)
Emir âlemindeki hakikatleri açıklamanın men edilmesi, bu gizli manaların inceliği sebebiyledir. Kısır görüşlüler, ondan ne anlayabilirler? Bu işin ehli rasih (özünü bulmuş) zatlar dahi şu hitapla karşı karşıyadııiar:
“Size ilim nasibinden az verildi.”(17/85)
Ama, bunların bu manaya ittilaı vardır. Bu manada bir mısra:
Mübarek olsun nimet sahiplerine, erdikleri nimetleri.
Şu da bir başka şiir:
Sırların açılmasında olmaz hiç yarar;
Güneş gibi zahir olsa bize ne sağlar?
Selâm size ve hidayet yoluna tabi olanlara. Ve Mustafa’ya bağlılıkta olanlara. O’na ve diğerlerine salâtın ve selâmların en tamı ve en devamlısı
Tekrar hatırıma geldi. Bir nebze cevahir-i ulya-i mukadde
se (mukaddes yüce cevherlerden bahsedeyim. Bunun da, bilinmesi gerekir.
Bu cevherlerin iptidası, izafi sıfatlardan başlar ki, burası; Vü-cubla imkân arasında berzah gibidir. Bunun üstünde, hakikata bağlı sıfatlar vardır ki, bunun tecellisinden ruhun nasibi vardır.
Kalbin de, bu izafi sıfatlarla ilgisi vardır; onun tecellileri ile müşerref olur.
Hakikate bağlı sıfatların üstünde bulunan cevahir-i ulya’nın kalan kısmı Yüce Mukaddes Hazret-i Zat dairesine dahildir.
Anlatılan mana icabıdır ki, bu üç mertebesinin tecellilerine;
-Tecelliyat-ı Zatiye (Zat’ın görünüşleri) denir.
Bundan ötesi için, konuşmakta yarar yoktur.
Bir şiir;
Bunda kalemin ucu ince;
Kırıldı buraya gelince..
MEVZUU: Zati muhabbet beyanındadır. Bu makamda elem ve nimet bir olur.
NOT; İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu Hacı Meyan Muhammed Lahorî’ye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, sizi ve bizi, gözün yanlış yana kaymasından korusun. Seyyidü’l-Beşer hürmetine. O’na ve O’nun âline salât ve selâmlar.
Bilmiş olasın ki, seyr ü sülükten gaye; Nefs-i emmarenin tezkiyesi, temizlenmesidir. Böyle olmalı ki, nefsani arzulardan neş’et eden batıl ilâhlara tapmaktan kurtuluş, müyesser olsun. Hakikat manasında, teveccüh edilen kıblede. Yüce, Mukaddes, Hakiki, Vahıd Mabud’dan gayri kalmasın. Onun üstüne, hiçbir maksad asla ihtiyar edilmesin. Bu maksadlar, ister dini olsun, isterse dünyaya ait... müsavidir.
Dini sayılan nrıaksadlar her ne kadar hasenat sırasında ise de, bunlar ebrarın meşgalesidir; mukarreb zatlar, bunları seyyıat kabilinden sayıp Vahıd Zat dışında hiçbir maksada yönelmezler.
Bu mana devletinin meydana gelmesi, fena halinin meydana gelmesine bağlıdır. Bir de, özünde nimetle elemin bir olduğu zati muhabbetin gerçekleşmesine... Bu makamda, nimetlerden nasıl lezzet hasıl oluyorsa azaptan da öyle lezzet hasıl olur.
Bu arada cenneti arzu ederlerse de, orası Yüce Mukaddes Zat’ın rıza mahalli olduğu için isterler. Onu talep etmek dahi. Sübhan Allah’ın rızası olduğu içindir. Şayet cehennemden Allah’a sığınırlarsa bunu da, orası Yüce Hakkın dargınlık mahalli olduğundan dolayı yaparlar. Yoksa cenneti istemeleri, nefsani bazlarının yerine gelmesi için değildir. Cehennemden kaçmaları da, elem ve azap korkusundan değildir. Şundan kı: Sevilen Zat’tan ne gelirse, bu, o büyük zatlara göre sevilen, istenen ve talep edilen şeyin aynıdır.
Ve Sevilen Zat’ın yaptığı her iş sevimlidir.
İşte bu makamda ihlâsın hakikatini bulmak kolay olur. Batıl putlara tapmaktan halâs (kurtuluş) nasib olur.
İş bu vakitte, kelime-ı tevhid ile sağlam olur. Bundan sonrası, savrulan ağaç dikenleridir.
Sevilen Zat’ın in’am ve ikramı arada vasıta olmadan, isimlerin ve sıfatların mülahazası bulunmadan hasıl olan zati muhabbet dışındaki iş, karışık olmaktan uzak değildir.
Şirki yakıp iptal eden bu zati muhabbet olmadan, mutlak fena hasıl olmaz.
Bu manada bir şiir şöyledir:
Alevli aşk ateşi yaktı aldı Cümle halkı, Baki Sevgili kaldı.
Gayrin katline LA oku fırladı; ı
Hele bir bak, LÂ’dan sonra ne kaldı? (Farsça nüshada, “Lâ" lâfzı yerinde ‘‘İllallah" vardır.
a)Şeriatn, din ve dünyaya ait saadetlenn tümünü sağladığının beyanı.
b)Tarikat ve hakikatin, şeriatın hizmetinde olduktan. Aynca, bu manalara uygun bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hacı Meyan Muhammed LehorTye yazmıştır.
Allahu Teâlâ, bize ve size, $eriat-ı Mustafaviye’nin hakikati ile tahakkuk etmeyi nasib eylesin. Onun sahibine, salât ü selâm ve tahiyyat.
Bu duaya “Amin!" diyen kula Allah rahmet eylesin.
Bilmiş olasın ki, Şeriat üç dilimden ibarettir, ilim, amel, ihlâs...
Anlatılan bu üç dilimin her biri, tek tek yerine getirilmedikçe, şeriatın tahakkuku (gerçekleşmesi) olmaz. Şeriat tahakkuk ettiği takdirde. Yüce Hakkın rızası da tahakkuk etmiş olur. Yüce Hakkın nzası öyle bir iştir ki: Dünya ve ahirete ait saadetlerin hepsinin üstündedir. Bu mana, şu âyet-i kerime ile daha güzel anlatıldı:
“Allah’ın rızası en büyüktür.”(9/73)
Şeriat, dünyaya ve ahirete ait tüm saadetleri özünde toplamıştır; bunları sağlama, yerine getirme gücü de tamdır. Durum böyle olunca, şeriatın dışında ihtiyaç duyulacak bir talep kalmaz.
Şofiyyenin seçkinleştirdiği tarikat ve hakikat; şeriatın üçüncü dilimi sayılan ihlâsın olgunlaşmasına ve tamamlanmasına yar
Hakikat ve tarikat tahsilinden maksad. şenatın tamam olmasıdır, şeriatın dışında bir başka şey için değildir.
Tarikat sülûkü esnasında sofiye zümresi için hasıl olan haller, vecidler, ilimler ve marifetler, esas maksadlardan sayılmaz. Bunların hepsi, şeriat çocuklarını terbiye eden vehim ve hayallerden ibarettir. Asıl gerçek odur ki, bütün bunlardan geçilsin, rıza makamına ulaşılsın, jş bu nza (hoşnutluk) makamı: Sülük ve cezbe makamlarının nihayetidir.
Tarikat ve hakikat menzillerini aşıp geçmekten maksad: İhlâ-sın tahsilinden başka bir şey için değildir. Bu ihlâs, nza makamının kazanılmasını gerektirir.
İhlâs devletine ve rıza makamına; ihlâsla tecelliyat-ı selâse*^ den (Esma, sıfat, zat tecellilerinden) ve ariflerin müşahede yerlerinden geçen zümrelerden ancak binlerce kişi içinde bir kişi vâsıl olur.
Ancak eksik ve kusurlu kişilerdir ki, halleri ve vecidlen asıl maksadlar arasında sayarlar; müşahedeleri ve tecellileri de esas matlup işler arasında görürler. Böyle olunca hiç şüphe yok ki, vehmin ve hayalin zindanında kalırlar; bu itikad ile de, şeriatın kemalâtından mahrum kalırlar. Bu manayı pek güzel anlatan bir âyet-i kerime şöyledir:
“Kendilerini davet ettiği şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini seçer; yönelen kimseleri kendine hidayet eder.” (42/13)
Evet... İhlâs makamının kazanılması, rıza mertebesine kavuşulması; bu halleri ve vecidleri dürüp geçmeye ve anlattığımız manada ilim ve marifette gerçekleşmeye bağlanmıştır. Zira onlar, asıl istenenin şanında bir hazırlık ve esas gayenin ilk basamakları sayılır.
Yukarıda anlatılan mananın hakikati, bu tarikatta yirmi yıl meşgul olduktan sonra bu Fakir’e Habibullah’ın bereketi ile belli oldu. Ona ve âline salât ve selâm... Şeriat müşahedesi olduğu gibi meydana çıktı. Bundan önce, her ne kadar haller ve
vecıdlerle bir ilgim olmadıysa da; nazarımda şeriatın hakikatiyle tahakkuktan (gerçekleşmekten) başka bir şey de yoktu. Hal böyle iken, işin hakikati tam on sene sonra açık bir şekilde ortaya çıktı.
Allah’a hamd olsun. Hem pek çok ve pek temiz. İçinde ve dışında bereketler olsun...
Şeyh Meyan Cemal’in vefatı, tüm Müslümanlara hüzün sebebi oldu; gönülleri de perişan etti. Bağışlanmış olsun.
Fakir’in namına müteveffanın çocuklarına taziyelerimi bildirmeniz, Fatiha okumanız temenni edilir. Vesselâm.
a)Sünnet-i seniyyeye uygun hareket etmeye teşvik. Onun sahibine saiât, selâm ve tahiyyat.
b)Nakşibendiye-i Aliyye'ye bağlılık bulmaya rağbet.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Hace Muham-med Çeterî’ye yazmıştır.
Gelen kerem yüzlü mübarek mektubunuzun mütalaasından neşe ve sürür hasıl oldu.
O mektupta, bu Tarikat-ı Nakşibendiye üzerine sebatınız ve İstikametiniz anlaşılıyor. Bunun için Allah’a hamd olsun.
Bu Tarikat-ı Aliyye’den büyüklerin bereketiyle Sübhan Allah size, sonsuz ilerlemeler ikram eylesin.
O büyüklerin yolları kibrıt-ı ahmer olup, sünnet-l seniyyeye uygunluk üzerine kurulmuştur. Onun kaynak makamına salât. selâm ve tahiyyat.
Bu Fakir, vaktinin kazancını ve hasılatını yazacaktır. Şöyle kı:
işin yapılması gerekse, Allahu Teâlâ’nın inayeti ile o şey oluyordu. Ama şu anda, Sünnet-i Seniyye-i Mustafaviye’yi (Resulullah Efendimizin sünnetini) ihyadan başka bir temenni kalmadı. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet... Hallere, vecidlere gelince, zevk erbabı için görülecek şeylerdir bunlar...
Uygun olan şudur kı: Batın Hacegân Hazretlerine bağlılıkla mamur edilmeli, zahir ise Resûlullah’ın açık sünnetlenne uymakla süslenmeli... Hem de tam mansıyla.
Beş vakit namazın dahi, ilk vakitlerinde eda edilmesi uygundur. Yalnız, kış günlerinde yatsı namazı hanç. Bu namazın, o vakitlerde gecenin üçte biri geçtikten sonra kılınması müste-haptır.
Bu Fakir, anlatılan işte çok zor durumda. Kıl kadar dahi, namazı vaktinden sonraya tehir edemiyorum. Haliyle, beşeri acizlik müstesna...
a)İsım, sıfat, şüun (fiil) ve itibarlardan münezzeh olan Yüce Mukaddes Zat-ı Baht’le alâkanın beyanı.
b)Misilden münezzehliği misli olmak; keyfiyetsizlıği keyfi sayıp bağlandıktan sonra fitneye düşenleri zemmetmek.
c)Çeşitli ilimlerin ve maarifin üzerine kurulan fena halinin değişik kademelerinin beyanı. Bunlar gibi daha başka şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Şeyh Muham-med ÇeterTye yazmıştır.
Mübarek mektubunuzun ulaşmasıyla çokça ferahlık getirdi.
Sübhan Allah, bizi ve sizi zatı ile daim eylesin; bir lahza dahi zatından başkasına bırakmasın.
Her şey ne ki, Yüce Sübhan Allah'ın Zat-ı Baht’inin gayrıdır; o şey: “Gayr ve siva” olarak tabir edilir, isterse, bu GAYR olan
-Ne aynıdır, ne de gayndır, demeleri bir başka manayadır.
Onlar: “Gayr” deyimi ile. ıstılah manasındaki gayr tabirim mu-rad etmişlerdir. GAYRIYET tabirini de bu manada nefyetmişler-dir (silip atmışlardır); mutlak manada değil... Özel bir.manada nefy ise umumi manada nefyi gerektirmez. Kaldı kı, selbier olmadan zattan söz etmek de mümkün değildir. Zat mertebesinde dahi, her isbat, ilhaddır. Tabirlerin en değerlisi, ibarelerin en toplu ifadesi, Zat’ın şanında, şu âyet-i kerimenin ifade ettiği manadır:
“Onun misli gibi bir şey yoktur.”(42/11)
Bunu, Farisî manada şöyle ifade etmek mümkündür:
-Bı-çun (belli bir vasfa sığmayan), Bi-çigûne (benzen olmayan).
Yüce Hakkın zatı şanında bilişe, görüşe, tanıyışa yol yoktur. Her ne şey ki, onu gözler görür, kulaklar duyar, zanna girer; o. Yüce Hakkın gayrıdır. O şeye alâka peyda etmek. Yüce Hakkın gayrı ile alâkalıdır. Bunun şu kelime ile nefyi gerekir:
-Lâ ilâhe (İlâh yoktur).
Misli bulunmaktan münezzeh zatı isbat ise şu sözle olur:
-İllallah (ancak Allah vardır).
Bu isbat, önceleri taklid yollu olur. (Yani: Bir başkasından görüp ona uymak yolu ile...) Sonra bu taklid, tahkike (gerçeğe) döner.
İşin nihayetine varmayan bazı sülük erbabı, misli olmayı ve keyfiliği, misilden ve keyfiyetten münezzeh olmanın aynı sanıp şöyle dediler:
-Şühudun ve marifetin (görüşün ve tanıyışın) oraya varma imkânı vardır.
Mertebeler cihetiyle, taklid erbabı, bunlardan daha faziletlidir. Şundan ki: Taklid erbabı, nurlarını nübüvvet kandili nurundan almışlardır. Ona salât ve selâm olsun. Onda bir hata yolu yoktur. Ama, anlatılan kusurlu zatların uydukları ise sağlıklı ol
mayan keşiftir.
İki görüş arasında ne yollar var, bakın.
Hali anlatılan cemaat, her ne kadar, Zatı görüşü ısbat ederlerse de. hakikatta o Zat’ı inkâr ederler. Bilemezler ki: Bu makamda ısbatın kendisi, inkârın aynıdır.
Müslümanların imamı İmam-ı Âzam-ı Kûfi, bir münacaatında şöyle demiştir:
-Sübhansın, hakkiyle sana ibadet edemedik; lâkin gerçek marifetle sana karşı irfana sahib olduk.
Burada, hakkiyle ibadeti eda edemeyişin manası açıktır. Hakkiyle marifetin husulü ise ancak:
“Onun misli gibi şey yoktur.”(42/11)
Unvanı ile bilmeye bağlıdır.
Ebleh zümresi (anlayışı kıt olanlar), bundan şu hnanayı anlamasın ki: Bu marifet kademelerinde, havas ve avam, başlangıçtaki ve sonucuna varmış olan aynı seviyededir. Onun bu seviye farklannı bilemeyişi, ilimle marifeti (bilişle tanışıyı) ayırd edeme-yişindendir. Zira, ilim müptedi (başlangıçtaki kimse) için olup, marifet müntehi (sonuca varmış olan kişi) içindir. Marifet, fena haline varmadan hasıl olmaz; bu devlet fani olandan başkasına müyesser olmaz.
(Mevlâna) Mesnevi’de şöyle anlattı:
Bir kimse bulmazsa Mevlâsı yolunda fena;
Nasibi olmaz onun beka Rabbi yolunda.
Anlatılan manaya göre, marifet ilmin ötesindedir.
Şu da bilinmesi gereken bir durumdur kı: İlmin ve bilmen idrakin ötesinde bir şey vardır; ondan “Marifet” diye bahsedilir. Aynı zamanda ona: “İdrak-i basit” dahi denir... Bu manada bir şiir:
Dostum, başına değildir bunların hiçbiri;
Eşi bulunmaz acib garib sözdür her biri.
Mesnevi’den alınan bir başka şiir de şöyledir:
Vardır nasın Rabb'ının, canı ile nasın,
İttisali, yoktur yeri şeklin, kıyasın..
Fena derecesinde değişik kademeler olduğundan; şüphesiz, müntehiler arasında, marifet derecesinde farklar bulunur Bir kimsenin fena hali, tam manasıyle tamam olursa onun marifeti dahi tam manasiyle kemal bulmuş olur. Fena derecesi düşük olanların, haliyle marifet dereceleri de düşük olur. Bu kıyas devam edebilir...
Sübhanellah!.. Söz, nereden nereye geldi!..
Durumuma lâyık olan: Bir şey hasıl edemeyişimden, muradımın hasıl olmayışından, sebatımın ve istikametimin olmayışından yazmamdı. Bu manada, dostlardan yardım talep etmemdı. Üstteki kelâmlarla benim ne münasebetim olabilir ki?.. Bu manada bir şiir:
Bir kimsenin, haberi yoktur kendinden;
Gücü yeter mi söz etsin öteden beriden.
Lâkin himmet-i aliye, tıynet-i samiye (üstün gayret, üstün yaradılış), beni düşük şeylerle kanaata, onlarla yetinmeye asla bırakmıyor. Bunun için mertebemden çıkıyorum. Şayet bir şeyler söylediysem, bunun için söyledim. Başka bir şey için değil... Bir şey istiyorsam, onu istiyorum; isterse bir şey bulamayayım. Eğer kazandığım bir şey varsa, kazancım odur; isterse başka bir şey olmasın. Şayet benim için bir kavuşma olursa, kavuşmam onadır; isterse benim için böyle bir şeyin elde edilmesi mümkün olmasın.
Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; bazı büyüklerin ibarelerinde anlatılan zati şühuda dair manalar, kemal erbabından başkasına belli olmaz. Noksan kişilerin, kusurluların onları anlaması muhaldir.
Bir şiir:
O ki, bilmez hal-i kiram, anlamaz meram;
Kısa kes sözleri, sükut eyle vesselâm.
Mektubun baş kısmına şu kelimeler yazılmış -Hüvezzahir, Hüvelbatın (zahir odur. batın odur).
Ey Mahdum, bu:
'Hüvezzahir, Hüvelbatın.
Cümlesi sahihtir; lâkin Fakır bu kelâmdan tevhıd manasını çıkaramıyor. Yani: Vahdet-ı vücud... Hem de, uzun müddetten ben... Bu hususta ben, ulema ile bu cümlenin manasını anlamakta müttefikim. Mana sıhhati zımnında onlara uyanm. Şundan ki: Bunların sözlerindeki sıhhat, doğruluk, bana tevhıd erbabının sözündeki sıhhatten daha fazla malumdur Bu manada: ''Herkese, yaratıldığı şey müyesser olur.*'
Hadis-i şerifi açıktır. Bu manada bir şiir de vardır:
Çünkü, insanlardan her biri;
Görür kendine has işleri.
Bir insan için, en çok ne gerekli ise onu yapmalıdır; onunla mükelleftir. Bilhassa emirleri tutup yasaklardan kaçmak ona düşer. Bu manayı bir âyet-i kerime şöyle anlatır:
"Resul’ün size verdiğini alınız; size yasak ettiğinden de çekininiz; Allah’a karşı müttaki olunuz.”(59/7)
İnsan ihlâs sahibi olmakla memurdur. İhlâs ise, fena halinin ve zati muhabbete sahib olmanın dışında tasavvur edilemez.
Bu arada, hiç şüphe yok ki: Fena halinin mukaddimeleri sayılan on makamın (On makam: Bunların ne olduğu, eserin bu kısmında anlatılmamıştır; ancak şunların olması gerekir: Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir, teveccüh, sabır, murakabe ve nza) elde edilmesi gerekir.
Fena hali, her ne kadar sırf mevhibe ise de, ancak onun mukaddimeleri ve ön işleri vardır. Bunlar da, çalışma ile elde edilebilir.
Bazıları fenanın hakikatına, bu mukaddimeleri ve ön işlen yapmadan erebilir. Bu da, onun hakiki manada riyazetlerle, mü-cahedeleıie tasfiyesi sonunda olur. O zaman bu kimsenin hali, şu iki durumdan hali olamaz:
1) Durup kalanların durdukları yerlerden birinde durur kalır.
Mektûbat-ı Rabbânî
2) Noksanı olanları kemale erdirmek için bu âleme geri döner gelir.
Birinci yerde durup kaldığını düşünelim: Anlatılan makamların hiçbirinde seyrini yapamaz. İsimlerin ve sıfatlann geniş tecellilerinden haberdar olamaz.
İkinci duruma geldiğini düşünelim: Âleme döndüğü zaman, makamların ayrıntılarında seyrine geçer. Sonsuz tecellilere girer. Sureta, bir mücadele içinde görünür; lâkin hakiki manada tam bir zevk ve lezzet içindedir. Zahiri riyazet içindedir; ama batını nimetlere ve lezzetlere dalmıştır.
Bir mısra:
Bu ne saadettir; kimin ola acaba?
Burada şöyle bir şey hatıra gelebilir:
-Ihlâs, uyulması gereken kesin emirle yapılan işler cümlesinden olduğuna; fenanın hakikatına varılmadan tahakkuk da etmeyeceğine göre, cümle ulema, suleha ve ahyar nam (hayırla yad edilen) zatların hepsi, fenanın hakikatına eremedikleri için ihlâsı terk ettiklerinden ötürü asi midirler?
Böyle şey söylenecek olursa şöyle deriz:
-İhlâs parçalarından bazılarının zımnında olsa dahi, Ihlâsın kendisi olanlar içinde hasıl olmuştur. Fenaya bağlı olan kısım ise ihlâsın kemalidir ki, bu, ihlâsın bütün bütün parçalannı kendinde toplayıcıdır. İş bu mana içindir ki:
-İhlâsın hakikati, fena olmadan hasıl olmaz.
Dendi; ama şöyle denmedi:
-İhlâsın kendisi fena olmadan olmaz.
MEVZUU: İşin aslı kalbe dayanır; kalb de, surette yapılan amellerin, zahiri ibadetlerin ve bunlar benzeri işlenn mücerred durumu ile açılmaz.
NOT; İmam-ı Rabbani Hz.leri bu mektubu, Şeyh Muham-,ned Çeterî’ye yazmıştır.
Sübhan Allah, bize ve size, onun gayrından sakınma, mukaddes zatına yönelme nasib eylesin. Gözün dış yana kaymasından kurtulan Seyyid’ül-Beşer hürmetine. Ona ve âline salâtlar ve selâmlar.
Bilmiş olasın ki; İşin aslı kalbe dayanır. Şayet kalb. Yüce Sübhan Hakkın gayrı ile fitneye düşmüş ve bir alâka peydah etmiş ise... o kalb haraptır ve pek teberdir; kısırdır, venmsızdır.
Mücerred olarak, surette yapılan amellerden ve zahiri ibadetlerden hasıl olacak hiçbir şey yoktur. Herkese lâzım olan şudur. Yüce Hakkın gayrına iltifattan kurtulan selim kalb... Bir de, şe-natın işlenmesini emrettiği bedene taalluk eden yararlı ameller.
Anlatılan yararlı amelleri yapmadan; kalb temizliğim iddia etmek, batıl davadır. Tıpkı: Ruhsuz bedenin, bu hayatta tasavvur edilmeyeceği gibi.
Kalbe alt hallerin hasıl olması; bu kalıpla yapılması gereken yararlı ameller yapılmadan muhaldir. Ne var ki, bu zamanda, mülhidlerin pek çoğu, bu davayı güderler. Allahu Teâlâ, bizlere onların kötü inançlarından kurtuluş ihsan eylesin... Habibi hürmetine... Ona salât, selâm, tahiyyat..
a)Şeriat-ı garranm üç cüz'ünden biri olan İhlasın tahsil edilmesinin beyanı.
b)Tarikat ve hakikat, bu cüz'ün tamamlanması hususunda yardımcıdırlar.
Bunlar gibi daha başka şeyler.
NOT; İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Şeyh Muham-med ÇeterTye yazmıştır.
Yüce Allah’a hamd eder; onun Peygamberi’ne salât ve selâm
Ey Mahdum! Sülük menzillerini aşıp cezbe makamlarını geçtikten sonra, bana malûm oldu kı; Bu sey^ü sülükten maksad, ihlâs makamını tahsil etmektir. İhlâsın dahi husulü: Enfüsi ve afaki olan İlâhi fenanın husulüne bağlıdır.
İş bu ihlâs, şeriat cüzlerinden bir cüzdür: Şeriat üç cüzdür: İlim, amel ve ihlâs.
Tarikat ve hakikat, ihlâs cüz’ünün olgunlaması şanında, şen-ata hizmet ederler.
İşın hakikati budur; lâkin herkesin zihni bu hakikati kavraya-maz.
Âlem halkının pek çoğu, uyku ve hayallerle tatmin olup cevizle, muzla yetinmektedirler. Bunlar, bu halleriyle, şeriatın kema-lâtını nasıl idrak edebilirler? Tarikatın ve hakikatin gerçek yüzüne nasıl ulaşabilirler?
Şeriatı kabuk, hakikati da öz sanırlar; ama muamelenin hakikatini bilemezler. Sofiyenin zevkli sözleri ile yetinip kalırlar. Hallerde ve süfli makamlarda fitneye düşerler. Sübhan Allah, onlara doğru yolu hidayet eylesin.
Selâm size ve Allah’ın salih kullarına..
a)Sünnet-i Seniyye-i Mustafaviye’ye tabi olmaya teşvik. Ona salât, selâm ve tahiyyat.
b)Tarikat ve hakikatin şeriatın tamamlayıcısı olduklannın beyanı.
Bunlara münasip bazı şeyler.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri bu mektubu, Şeyh Derviş’e yazmıştır.
Allahu Teâlâ, bizlere, Sünnet-ı Seniyye-i Mustafaviye’ye tabı olmakla süslenip güzelleşmek nasib eylesin. Hem zahirde, hem
de batında... Onun sahibine salât, selâm ve tahıyyat.
Resulullah ve onun pek temiz âlı hürmetine. Ona ve onun pâk âline salât ve selâmlar.
Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Allahu Teâlâ. ona salât ve selâm eylesin. O âlemlerin Rabbı Allah’ın Hatibidir Her ne şey kı, beğenilir, güzeldir, o şey Matlub ve Mahlub (istenen ve sevilen) içindir. Bu mana icabıdır kı. Allahu Teâlâ, Kur'an-ı Mecid’ınde şöyle buyurdu;
‘^Şüphesiz, sen büyük bir ahlâk üzeresin.”(68/4) “Gerçekten sen, resullerdensin; sırat-ı müstakim üzere-sin.”(36/3-4)
“Bu, sırat-ı müstakimimdir; buna tabi olunuz. (Çeşitli) yollara uymayınız.”(6/153)
Görülüyor ki, Resûlullah (sav) Efendimiz, kendi şeriatının adına;
“Sırat-ı Müstakim.”(6/153)
Diye isim verdi. Onun dışında kalanları ise:
“Yollar.”(6/153)
Olarak açıkladı ve onlara tabi olmaktan men etti.
Resûlullah (sav) Efendimiz, şükrünü izhar, halka anlatmak ve onlara hidayet etmek üzere şöyle buyurdu:
“Hidayetin hayırlısı, Muhammed’in hidayetidir.”
“Rabbım, beni terbiye etti; edebimi de güzel eyledi.
Batın, zahiri tamamlar, onu kemale erdirir. İkisi arasında kıl kadar aynlık yoktur. Bu manada bir misal verelim. Şöyle ki:
Dille yalan söylememek, şeriattır. Yalanı, hatırdan gönülden silip atmak, tarikat ve hakikattir.
Şayet bu yalanı hatırdan ve gönülden silmek zorlama ve bir ameliye ile oluyorsa, bu tarikattır. Gayet kolay oluyorsa hakikattir.
-Batın.
Olarak adlandırılan tarikat ve hakikat; şeriattan ibaret olan zahiri tamamlayıp kemale erdiren iki unsurdur.
Mektûbat-ı Rabbânî
Bu tarikat yollarına giren saliklerde, sülük esnasında şeriatın zahirine aykırı işler zuhur ederse bunu da açığa vururlarsa bu: O vaktin sarhoşluğu ve hal âlemlerinin ağır;basmasındandır. Bu makamı geçip sarhoşluk sıkıntısından ayıklık fezasına çıkarlarsa bu aykırı haller tamamen kalkar; o menfi ilimler, tamamen yok olur gider. Meselâ, bu yolda bir taife, sekr (mana sarhoşluğu) icabı şöyle demiştir:
-Zati ihata {Allah, eşyayı ve âlimleh zatiyle kaplamıştır demektir ki, Allah’ın varlığından başka varlık kabul etmeyen katıksız tevhid bilginlerinin görüşünün ifadesidir) vardır.
Ve bizzat Yüce Mukaddes Hakk’ı, âlemi ihata etmiş görürler
İş bu görüş hükmü Hak ehli ulemasının reyine aykırıdır. Zira onlar:
-İhata-i ilmiyye vardır, demektedirler.
Hakikatta, doğruya en yakın olan da ulemanın görüşleridir. Bu sofiye zümresi, kendilerine göre şöyle derler:
-Onun için, hiçbir hükümle hükmedilemez. (Yani: Yüce Zat için)
Ama, yine de ihata ve sereyan sözleri bir hüküm olur ki, bu durum, üstteki sözlerine aykırıdır. Ama Yüce Hakkın Zatının şanı şu âyet-i kerime ile sabittir:
“Onun misli gibi bir şey yoktur.” (42/11)
Mana böyle olunca, onun zatı için, hükümlerden bir hüküm kesilemez. İş bu makam, sırf hayret ve bilmemezlik yeridir. Oraya ihata ve sereyan yolu nasıl düşsün.
Anlatılan hükümleri söyleyen sofiye tarafından özür bulma imkânı vardır. Şöyle ki: Onların ZAT’tan muradları taayyün-ü evveldir. Bunlar, neden bu taayyünün, mütaayyine göre bir ziyadelik olduğunu söylemediler; o taayyünün, ZAT’ın aynı olduğunu söylediler.
Bu taayyün-ü evvelden:
-Vahidiyet, diye söz edilir ki, bütün mümkünata saridir. Bu manadan bakılınca, zati ihata hükmü sahih olur.
Burada bilinmesi gereken bir incelik vardır, onu öğrenmek gerekir. Şöyle ki:
Yüce Mukaddes Hakkın zatı, ulema katında misli ve keyfiyeti olmaktan münezzehtir. Bunun dışında gibi görünen her şey. ZAT üzerine bir ziyadeliktir. Hatta bu taayyün, onlar katında sabit olsaydı, bu dahi ZAT üzerinde zaid olurdu. Misli olmamak ve keyfiyeti olmamak dairesinin dışında kalırdı. Böyle bir ziyadelik ihatası için de;
-Zati ihatadır, denemez.
Üstte anlatılan manaya göre kıyas edilince, Kurb, iki zatın beraberliğinin, batini marifetlere ve şeriatın zahiri ilimlenne tama-miyle ve kemaliyle uygun olduğu, hatta aralarında kıl kadar ayrılık kalmadığı anlaşılır.
İş bu kemal ve tamam olma makamı, velâyet makamının üstündeki sıddıkiyet makamıdır. Sıddıkiyet makamının üstündeyse nübüvvet makamı vardır. Vahiy yolu ile nebide meydana gelen ilimler, sıddıka ilham yolu ile açılır. Bu iki ilim arasında, bir fark hariç, hiçbir fark yoktur. O fark ise, birinin ilhamı ile diğerinin vahyidir. Durum böyle olunca, aralarında nasıl fark olur?.. Sıddıkiyet makamının altında bulunan her makamda, sekir halinden bir miktar vardır. Tam ayıklık hali, ancak sıddıkiyet ma-kamındadır.
Bu ikisi arasındaki bir başka fark da şudur; Vahiy kati olup ilham zannidir. Şundan ki: Vahiy, melek vasıtası ile gelir; melâike ise masumdur. Onlarda hata ihtimali yoktur. İlhama gelince... her ne kadar mahalli pek yüce, menzili pek â’lâ ise de... ki orası kalbdir ve emir âlemindendir. Fakat kalbin, akıl ve nefisle bir mikdar alâkası vardır. Nefis, her ne kadar tezkiye ile mutmain-ne sınıfına girse de, itminanı ile, asla kendi sıfatlarından dönmez. Bunun için, o meydanda hata dönebilir.
Bu arada şunun da bilinmesi gerekir; İtminan halinin mevcud olmasına rağmen; nefsin sıfatlarının kalmasında, çok menfaatler, sayısız faydalar vardır.
Şayet nefis, sıfatlarının zuhurundan tamamiyle alınmış olsay
Mektûbat-ı Rabbânî
dı; terakki yolu kapanırdı. Ruhta ise melek sıfatı zahir olur, makamında zindana kapanmış olurdu. Şundan kı: Ryhun terakkisi, ancak, nefse muhalefeti ile olacaktır. Nefse karşı muhalefeti olmayınca, terakki hüsulü nereden olacak?
Seyyid’ül-Kâinat Efendimiz, bir keresinde cihaddan döndüğünde şöyle buyurdu:
“Küçük cihaddan büyük cihada döndük.”
Görülüyor kı, Resûlullah (sav) Efendimiz nefisle cihadı, en büyük cihad olarak anlattı.
Bu makamda nefsin muhalefeti, küçük derecede azimeti! ışı terktir. Yani: Şer’i emirleri. Yahut böyle bir vazifenin terki zımnında bir irade izharıdır. Zira, böyle bir makamda, imkân nısbe-tinde öyle bir vazifenin terki tasavvur edilemez.
Anlatılan terk zımnında bir arzudan, nedamet, hacalet, iltica ve tazarru hâsıl olur. Yani: Yüce Mukaddes Zat’a... Böyle bir şeyden, bir yıllık işlerin faydasına kavuşmak müyesser olur. Hem de, kısa bir an içinde.
Neyse... Biz yine mevzuumuza dönelim. Sözümüz odur ki:
-Her ne zaman bir şeyde, sevilen kişinin özelliklerinden ve ahlâkından bir parça bulunur, o şey dahi sevilen kişiye bağlılık dolayısıyla sevgili olur. Bu mana icabıdır ki, bir âyet-i kerimede şöyle buyuruldu:
“Bana tabi (bağlı, uygun) olunuz ki, Allah sizi sev-sin.”(3/31)
Resûlullah (sav) Efendimize mütabaate koşmak, mahbub olmaya götürür. Bu mana icabı olarak, her akıllı öz sahibi kimye-se gerekir ki; Allah Teâlâ’nın Habibi’ine ittiba ede... Hem zahiren, hem batınen. Yani: İçten ve dıştan. Allahu Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
Söz uzadı; müsamahanız temennimizdir. Kelâmın cemali, Mutlak Cemil Zat’tan olunca, güzelliği artar, uzar gider. Bu manada şu âyet-i kerime vardır:
“Söyle: Rabbımın kelimeleri için deniz mürekkeb olsa; Rabbımm kelimeleri bitmeden deniz tükenir. İsterse, bir misli daha yardıma gelsin.”(18/109)
Sözü bir başka mevzua aktaralım.
Bu mektubu getiren Mevlâna Hafız Muhammed. ehl-ı ilimden olup, ayali (yanı geçindirmek zorunda olduğu çoluk çocuğu) da çoktur. Maişet sebeplen de az olduğundan askere gidecek. Onun için, iltifat ve kereminizi saçıp kendisine yardım ve vazifesini yerme getirmesi için, Reis Mansur Emir Nakib Seyyid Ci-yo ile konuşursanız aynı kereminiz olur.
Bundan daha fazlası ile başınızı ağntmayalım.
MEVZUU: Parlatmaların en faziletlisi: Yüce Hakkın zatından gayrına karşı duyulan sevgi pasını Resûlullah’ın sünnetine tabı olmak suretiyle hakikat-ı camia-ı kalbiyeden gidermektir. Ona salât ve selâm.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri, bu mektubu, Şeyh Derviş’e yazmıştır.
Allahu Teâlâ, size selâmet verip var eylesin.
Bilmiş olasın ki: İnsan, çeşitli alâkalarla kirlenip mülevves olduğu sürece mahrum ve mehcur olur. Bunun için, hakikat-ı camia (toplayıcı hakikat) aynasını mutlaka parlatmak gerek. Bilhassa, Aziz Çelil Allah’ın zatından başkasının sevgisinin pasından.
Bu arada, bu pası gidermek için, parlatma usullerinin en faziletlisi, Sünnet-i Mustafavi’ye tabi olmaktır. O sünnetlerin geldiği makama salât, selâm ve tahiyyât.
Anlatılan işin olması, nefsani âdetlerin kaldınimasına, zulma-nı usullerin atılmasına bağlıdır.
Bu büyük nimete erenlere saadetler olsun; bu üstün devlete
Mektûbat-ı Rabbani
ermekten mahrum kalanlara yazıklar olsun.
Anlatılması istenen bir mesele var; şudı^:
Pek azız kardeşim, merhum Şeyh Kehvan oğlu Meyan Muzaffer, halkın ileri gelenlerındendır; büyüklerin soyundandır. Çevresinde de çok yakınları var. Kendisi, şefkatle muamele edilecek durumdadır.
Bunun dışında başka neyle başınızı ağrıtayım.
Selâm sizlere ve hidayete tabi olanlara..
MEVZUU: Tevhidin şühudî ve vücudî olarak iki kısım olduğu; bunun da, fenaya bağlı şühudî olanının mutlaka lâzım olduğu; bunun dahi aynelyakin mertebesinde bulunduğu; bundan üstün olanın da hakkalyakin olduğunun beyanı. Bu münasebetle sualler, cevaplar ve açıklayıcı misaller.
NOT: İmam-ı Rabbanî Hz.leri, bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buhari’ye yazmıştır.
Sübhan Allah, size selâmet ihsan eylesin. Kulağın (Hakk’a. hayra karşı) tıkanmasından korusun. Sizin için ayıp olacak işlerden saklasın.
Bilmiş olasın ki: Bu Taife-i Aliyye’ye (tarikat ehli sofilere) tarikat sülûkü esnasında zahir olan tevhid, iki kısımdır:
1)Tevhid-ı Şühudî.
2)Tevhid-i vücudî.
Tevhid’i şühudinin manası şudur: Vahid Zat’ın müşahedesi. Yani: Salik olanın müşahede ettiği şeylerde Vahid Zat’tan başkası olmaz.
Tevhid-ı vücudînin manası da şudur: Salik, bilir ve itıkad eder kı, mevcud (varlık) birdir. Ondan başkasını da, itikad veya zan yolu ile var ve hakikatte yok görür. Ondan başkasını hakikatte yok bilmekle beraber bütün varlıkları o Vahid Zat’ın tecelli v
zuhur yerleri sanır.
Tevhid-i vücudî ilmelyakın kabılindendir. Tevhid-i şühudî ise... aynel-yakin kabilindendır Bu tevhid-ı şuhudî ise... bu Ta-rıkat’ın zaruriyatı arasındadır. Zira fena halı, onsuz tahakkuk etmeyeceği gibi; onunla tahakkuk etmeden varlığın kendisinin bulunması dahi kolay olmaz.
Tevhid-i vücudînin aksine; ehadiyet müşahedesinin istilâsı, onun dışında bir şey görmemeyi gerektirir. Tevhıd-i vücudî böyle değildir. Yani: O, zaruriyattan sayılmaz.
İlmel-yakin bu marifet olmadan da olur. Şundan ki: İlmel-ya-kın Yüce Zat’ın gayrını yok etmeyi gerektirmez. İlmel-yakin, ondan başkasını bilmeyi yok eder; haliyle, Vahid Zat’ın üstün gelip istilâsı sonunda.
Burada bir misal verelim...
Bir kimsenin, güneşin varlığına yakınlığı oluyor. Bu yakınlığın istilâsı; o vakitte yıldızların yok olup sürüldüğünü bilmeyi gerektirmez. Ama, güneşi gördüğü zaman, elbet yıldızları da göremez; müşahedesinde güneşten başkası yoktur. Bu yıldızların görülmediği zamanda, o kimse: Yıldızların yok olmadığını bilir. Hatta onların mevcud olduğunu da bilir. Lâkin, onlar kapanmış güneşin şaşaalı nuruna mağlup olmuşlardır.
Bu durumda, hali anlatılan şahıs, bir cemaata göre inkâr ma-kamındadır. Çünkü, o zamanda, yıldızların varlığını yok etmektedir. Ama o şahıs, öyle bir bilginin gerçeğe uygun olmadığını da görmektedir.
Yüce Mukaddes Zat’ın gayrını nefyeden tevhid-i vücudi, akla ve şer’a muhaliftir. Ama, tevhid-i şühudî böyle değildir. Zira, Vahid’in müşahedesinde muhalefet yoktur. Şöyle ki:
Güneş doğduğu zaman, yıldızları nefyedip:
-Onlar yoktur, demek gerçeğe aykındır.
Ama o zamanda, yıldızları görmemekte, asla aykırı bir taraf yoktur. Zira böyle bir şeyin olması; güneşin aydınlığının ağır basmasının ve bakanın zayıf görmesinin eseridir. Şayet o bakan kimse, güneşin nuru ile gözünü sürmelemiş olsaydı; onun
için kuvvet hasıl olur; yıldızların güneşten ayrı bir durumda olduklarını görürdü. İş bu görüş, yani: Yıldızlan güneşten ayrı bir durumda görmek: Hakkal-yakın mertebestfJir.
Meşaylhten bazılarının sözlenne gelelim.
Bu sözler, şeriatın zahirine muhalif görülür. Bazı kimseler, bu sözleri, tevhıd-i vücudiye kadar götürür. Misal olarak, Hüseyin b.Mansur Hallac’ın -Enel-Hak (Ben Hakkım).
Sözü ile, Bayezid-i Bistami’nin sözünü de alabiliriz:
-Sübhanı maa’zame şani (Sübhan benim, şanım ne kadar yüce)...
Bunlara benzeyen daha başka cümleler.
En uygunu ve en münasibi, bu cümleleri tevhid-i şühudîye indirip üzerlerinden de muhalefet gölgesini kaldırmaktır. Zira, Sübhan Hakkın zatından başkası onların nazarlarından gizlenip halleri de ağır bastığı için bu sözleri söylemişler; Sübhan Hak’dan başkasının varlığını da isbat etmemişlerdir.
-Enel-Hak, demenin manası şudur:
-Hak o’dur; ben değilim.
Zira o, nefsini görmediği için kendi varlığını isbata girmemiştir. Nefsini Allah’dan ayrı bir varlık halinde gördüğü için:
-O Hak’tır, demiş değildir. Zira böyle bir şey küfürdür.
Bu makamda şöyle bir şey denemez:
-İsbatın olmayışı, nefyi gerektirir. Bu ise aynıyle tevhid-ı vü-cudîdir.
Böyle bir şeye karşı şöyle diyebiliriz:
-Burada isbatın olmayışından nefy manası çıkmaz. Çünkü burası hayret makamıdır. O kadar ki: Orada tam manasiyle hükümler düşmüştür.
Bayezid-i Bistami’nin:
-Sübhani... cümlesinden ise Hakkın tenzihi çıkar; onu diyenin kendi tenzihi değil. Yani: Nefsini tenzih etmemektedir: Çünkü: Tamamiyle nefsi, nazarından düşmüştür. Ona hiçbir hüküm ta-
155
alluk etmez.
Anlatılan manadaki sözler; hayret makamı sayılan aynelyakin makamında zuhur eder. Bu mertebeden yükselip hakkalyakin mertebesine ulaştıkları zaman, bu gibi sözlerden kaçınırlar. İtidal
Bu zamanda, sofiye kılığına giren zümre içinde tevhıd-i vücu-dî yayıldı. Bilmezler ki: Kemal makamı onun ötesindedir. Ayn yerine ilimle (görmek yerine bilgi ile) kanaat ederler. Meşayihın sözlerini, kendi hayalhanelerine indirirler. Vakitlerine onları bir uydu bulurlar. Hallerine dayanarak sayarlar, bu tahayyülata da kesat pazarlarında revaç buldurmaya bakarlar.
Tevhid-i vücudî şanında sarih olarak, geçmişteki meşayihten bu gibi lâfızların çıktığını farz edelim; bunun şu manaya hamle-dilmesi gerekir: İptida hallerinde ve ilmelyakin makamında iken böyle konuşmuşlardır. Sonra, hal olarak bu makamdan terakki etmişlerdir. O zaman ilimden ayne (bilişten görüşe) geçmişlerdir.
Burada şöyle bir şey söylenemez:
-Tevhid-i vücudi erbabı yalnız Vahid Zat’ı bildikleri için ancak Vahid Zat’ı görürler. Durum böyle olunca, onların aynelyakin makamından da bir nasipleri olur.
Böyle bir şey söylenecek olursa, şöyle deriz:
-Anlatılan tevhid erbabı, ancak şühudî, misali (görünen, benzeri olan) tevhidin suretini görürler. Bu tevhid halinin kendisi ile tahakkuk etmemişlerdir. Hakikatte, şühudî tevhidle bu misali suretin bir münasebeti yoktur. Zira, bu çeşitli tevhidin husulü vakti, hayret vaktidir; orada hiçbir şeyle hükmedilemez. Misali sayılan tevhid erbabı şühuda varmakla beraber, vücudî tevhide sahib olan ilim erbabındadır. Vahid’den başkasını nefyeder. Nefy ise hükümlerden bir hükümdür. İş bu hüküm dahi, ilim çe-şidindendir. İlim ise hayretle bir arada olamaz.
İşte... üstte anlatılan manadan da sabit olduğu üzere: Anlatılan kimsenin aynelyakin makamından bir hazzı yoktur
Mektûbat'i Rabbânî
Evet... Şayet tevhid-ı şühudî sahibine, hayret makamından terakki vaki olur da, hayret makamından, hakkalyakın makamı sayılan marifet makamına ulaşırsa, o zam^, burada ilimle hayret birleşir.
Hayret makamından evvel hayret makamı ile beraber ilim hasıl olursa bu, ılmelyakındır.
Bu cevap, aşağıda verilecek misalle daha iyi açıklanır. Şöyle kı;
Bir şahıs, rüyada kendisini sultan olmuş görür. Saltanat makamı ile alakalı münasebetleri vardır. Bu saltanat için gerekli olanları kendi nefsinde bulur.
Malum olduğu üzere bu şahıs, anlatılan rüyayı görmek suretiyle hemen sultan olmamıştır. Kendisini misale dayalı saltanat suretinde görmüştür. Bu misale dayalı suretle, hakikatteki saltanatın asla münasebeti yoktur.
Şu var ki: Bu şühud, misale dayalı bir suret olsa dahi; o şahısta bu suretin hakikati ile tahakkuk etme istidadının varlığını ilan eder. Şayet o kimse, son derece gayret sarfetse... Yüce Hakkın da inayeti ona yetişse... saltanat makamına kavuşur.
Hal böyle iken, kuvve ile fiil arasında çok fark vardır. Nice demir vardır ki, onun ayna olma istidadı vardır. Meliklerin eline geçmez ki, bilfiil ayna olsun. Onların cemalini görmek, ona na-sıb olmamıştır.
Nereye düştüm?.. Demek istiyorum ki, bu incelik taşıyan bilgilen yazmaktaki sebep şudur: Bu zamanın adamlarından pek çoğu, tevhid-ı vücudî yapmışlardır. Şöyle ki:
Onlardan bazısı, taklid yolludur.
Onlardan bazısı, mücerred ilimledir.
Onlardan bazısı, icmal yollu olsa dahi, zevk karışımı ilimledir.
Onlardan bazısı, ilhad ve zındıklığa dalmıştır.
Bunlar, bu halleriyle her şeyi Hak’tan görürler; hatta her şeyi Hak görürler. Bunlar, bu hile ile, boyunlarını İslâm bağından sıyırıp çıkarmışlardır; keza şer’ı tekliflerden de... Şer’i hükümler-
de, çeşitli müdahene yolu ıcad ederler... Bu riayet edilmeyen muamelelerle ferahlık duyarlar. Şer’ı emırlenn yerme getinlmesı için bir itirafta bulunsalar dahi bunu tebaiyet yolu ile kabul ve itiraf ederler. Ama, asıl gayenin Şeriat-ı Aliyye’nın ötesinde olduğu babında hayale dalarlar.
Haşa... böyle şey olmaz... Sonra yine haşa, böyle şey olmaz. Söyleşine kötü itikaddan Allah’a sığınırız. Zira, şeriat ve tarikattan her bin, diğerinin aynıdır. Aralarında kıl kadar bir ayrılık yoktur. Ancak aralarındaki fark; icmal ve tafsil ile, keşif ve istidlaldir.
Şeriata muhalif düşen her şey merduddur. Şeriatın reddettiği her şey, zındıklıktır. Şeriatta istikametle hakikati aramak, hak erlerinden kemal erbabının halidir.
Allahu Teâlâ, bize ve size istikamet ve Seyyid’ül-Beşer’e tabı olmakta sebat ihsan eylesin. Ona ve onun âline, salât, selâm ve tahıyyat. Hem zahiren, hem de batınen...
Şeyhimiz ve önderimiz Hazretleri -Allah sırrının kudsiyetini artırsın- bir zamanlar, tevhid-i vücudî meşrebinde idi. Bunu risalelerinde ve mektuplarında beyan etmiştir. Sonra, Allahu Teâlâ, kendisine bu makamdan terakki nasib eyledi; Tarik-i A’zam canibine çevirdi; anlatılan marifetin darlığından kurtardı.
Şeyh Abdülhak Meyan’ın anlattığına göre ki; bu zat, Haz-ret’ten, ihlâs yolunu talim edenlerden biri idi; Hazret, vefatından bir hafta evvel şöyle demiş;
-Yakin derecesinden ileri bir yakinle bana malûm oldu ki, tevhid-i vücudî dar bir sokaktır; ama Tarik-i A’zam ondan çok başka...
Devamla şöyle demiş;
-Bunun böyle olduğunu daha önce de biliyordum; lâkin şu anda bana bu manada yakin hasıl oldu.
Bu Fakir dahil, bir müddet, tevhid meşrebinde kaldı. Şeyhimin hizmetinde ve huzurunda bulunduğum sıralarda; bu tevhid meşrebi yolunun teyidi ve takviyesi zımnında keşfe dayalı mu-
Mektûbat-ı Rabbânî
kaddimeler geldi. Sonra, yüce sultan Allah’ın inayeti ile bu makamı geçtim. Allahu Teâlâ, benim için dilediği makamla beni müşerref eyledi.
Şeyh Meyan Zekeriya durmadan, mansıbı hakkında yazmaktadır. Yüce kapınıza iltica arzusu izhar etmektedir. Muhasebeden pek korkuyor. Bu hikmet âleminde sığınağı olarak, üstün zatınızı bilmekte. Zahirde, kendisi için bir melce ve sığınacak makam, ancak üstün teveccühünüzdür. Daha önce de kendisine iltifat buyurmuştunuz. Aynı şekilde arzu eder ki: Kendisini, hadise kurtlarından koruyup yardım edesiniz. Kendi hallerini, size arzetmeye cesaret edemiyor. Size karşı tam manasiyle edebi var; bunun için halini arza böyle vesile buluyor. Ümid edilen odur ki: Dileğine icabet ola...ayrülbeşer Resûlullah’ı övmek. Ona ve âline salât ve selâm.
b)Resûlullah’ı tasdik eden, ümmetlerin hayırlısı; onu tekzib edenler de ümmetlerin şerlisi olduğunun beyanı.
c)Resûlullah'ın sünnet-i saniyesine tabi olmaya rağbet ettirmek. Ona ve onun âline salât, selâm, tahiyyat.
NOT; İmam-ı Rabbani HzJeh, bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Fehd Buharî’ye yazmıştır.
Mektub-u şerifiniz, zamanların en güzelinde ulaştı; onu mütalaa ile şerefyab oldum.
Fakr-ı Muhammedi mirasından hasılatınız için, Allah’a hamd ve şükürler olsun. Ona ve âline salâtlar, selâmlar. Fukaraya muhabbet ve onlara bağlılık, anlatılan Fakr mirasına ermenin bir
kaddimeler geldi. Sonra, yüce sultan Allah’ın inayeti ile bu makamı geçtim. Allahu Teâlâ, benim için dilediği makamla beni müşerref eyledi.
Bu kadarla yetinelim. Bundan daha fazlasını yazmak, yorgunluğa sebep olur kı, bıkkınlık verebilir.
Şeyh Meyan Zekeriya durmadan, mansıbı hakkında yazmaktadır. Yüce kapınıza iltica arzusu izhar etmektedir. Muhasebeden pek korkuyor. Bu hikmet âleminde sığınağı olarak, üstün zatınızı bilmekte. Zahirde, kendisi için bir melce ve sığınacak makam, ancak üstün teveccühünüzdür. Daha önce de kendisine iltifat buyurmuştunuz. Aynı şekilde arzu eder ki: Kendisini, hadise kurtlarından koruyup yardım edesiniz. Kendi hallerini, size arzetmeye cesaret edemiyor. Size karşı tam manasiyle edebi var; bunun için halini arza böyle vesile buluyor. Ümid edilen odur ki: Dileğine icabet ola...
a)Hayrülbeşer Resûlullah'ı övmek. Ona ve âline sa/ât ve selâm.
b)ResûluHah’ı tasdik eden, ümmetlerin hayırlısı; onu tekzib edenler de ümmetlerin şerlisi olduğunun beyanı.
c)Resûlullah'ın sünnet-i saniyesine tabi olmaya rağbet ettirmek. Ona ve onun âline salât, selâm, tahiyyat.
NOT: İmam-ı Rabbani Hz.leri, bu mektubu, Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buharî’ye yazmıştır.
Mektub-u şerifiniz, zamanların en güzelinde ulaştı; onu mütalaa ile şerefyab oldum.
Fakr-ı Muhammedi mirasından hasılatınız için, Allah’a hamd ve şükürler olsun. Ona ve âline salâtlar, selâmlar. Fukaraya muhabbet ve onlara bağlılık, anlatılan Fakr mirasına ermenin bir
O nnektubun cevabında ne yazayım, bilemiyorum. En büyük ceddinizin faziletleri hakkında. Arabi ibarelerle bazı fıkraları yazmaktan başka. O, Arab’ın ve Acem’in hayırlısıdır. Ona ve âline salâtlann en tamamı, tahiyatın eksiksizi.
Bu mektubu, uhrevi kurtuluş için bir vesile kılıyorum. Ben, sözlerimle onu övemem ki... Asıl övgüye ulaşan onu methettiğim için sözlerimdir.
Bu manada bir şiir;
Övebilmiş değilim, sözlerimle Muhammed’i;
Lâkin MuhammedMe sözlerim pek değerlendi.replika samsung note 3 sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder