birebir ürünler ile islam bilgileri4

birebir ürünler ile islam bilgileri4 sizin icin engüzel yazılarımızı  sizlere sunuyoruz ve arkadaslar birebir ürünler diyorki Asıl konu ile yakm alâkası olmayan bahisler» derken «Giriş» bölümü kastedilmiş olsa gerektir. Bu bölümde yer alan hususlar bizce konu ile yakmdan ilgili ve gerekli idi. Çünkü mev-zûumuz satış akdi idi; biz de satış akdi ile alâkalı genel bilgiler
verdik. Bunları önceden arzetmese idik, asıl mevzûu işlerken sık sık, geniş parantezler açmak, bu bahisleri oralara aktarmak gerekecek idi; bu ise mevzûu dağıtırdı.

—«Eğer burada kasdolunan fark bugünkü anladığımız mânada bir vâde farkı ise şunu unutmayalım ki vâdeli satışlardaki vâde farkı, bırakalım kapitalist olmayan İslâm Hukuk ve İktisâd nizâmını, kapitalist nizamda, modern hukuk sisteminde bile çok yakın bir geçmişe sâhiptir. Nasıl olur da müslüman toplumda bu müessese «ötedenberi teâmül halini almıştır» denilebilir? Bir tatbikatın cemiyet içinde ve muayyen bir grup arasında umumî veya hususî teâmül halini alabilmesi için biri maddî; bir veya iki asır gibi uzun bir süre tatbik edilir olması, diğeri mânevi; herkes tarafından ve ahlâk kurallarınca benimsenmiş olması gibi iki unsur aranır. Halen veresiye satışlardaki vâde farkı İslâm toplumunda uzun süre tatbik edilir ve kabule mazhar olmadığından işbu seminer tertiplenmiştir. Eğer teâmül halini almış olsa idi risâie sahibi aleyhte değil, lehte pek çok kaynak bulabilirdi, oysa lehteki bir iki görüşü, aleyhteki görüşler karşısında takviye için zorlayıcı tefsire girişmektedir. Bugüne kadar hiçbir fıkıh kitabı böyle bir teamülden bahsetmediği herkesçe müsellemdir.» diyor.
Biz burada vâde farkının meşrû oluşunu, bunun teâmül halini almış olmasına dayandırmıyoruz. Sadece bir vâkayı naklediyo-ruz ki o da «vâdeli satışta fiat farkının öteden beri uygulanıp geldiğidir.» Bu teâmül halinde olmayıp, son senelerde uygulanmaya başlamış olsa idi bize göre netice yine değişmeyecekti; çünkü meşrû olan bir gün önce de meydana gelse meşrûdur, meşrû olmayan asırlardır devam etse de meşrû değildir. Bir şeyin teâmül haline gelmesi ile meşrûiyet kazanması mutlak olmayıp şartlara bağlıdır. Bunların yanında, sayın tenkitçiye katılamadığımız başka noktalar da vardır;
1. Risalemizde görüleceği üzere çok eski kaynaklarda «peşin bin liraya, veresiye iki bin liraya» gibi ifâdeler vardır. Bu ifâdeler böyle bir teâmülün (vâde farkı ile alış-verişin) öteden beri varlığını göstermektedir.
2. Teâmülün geçerli olması için «bir iki asır gibi uzun bir süre tatbik edilmiş olması» diye bir şart yoktur. Bütün İslâm ülkelerinde veya belli bir ülke ve memlekette, yahut da belli iş kolun-
VÂDE FARKI MÜTALAALARINA CEVAPLAR / 53
da yaygın, kabul edilmiş, benimsenmiş olması şarttır. Meselemizle alâkası bakımından İbn-i Âbidîn’in şu ifâdesini nakletmekte fayda görüyoruz: «Eskilerin nalın, elbise, ayakkabı gibi şeylerin satışında kabul ettikleri şartlardan başka, bir takım yeni şartlar örf ve âdet haline gelse -böyle bir örf sonradan meydana gelse- anlaşmazlığa sebep olmadığı takdirde bunun da mûteber olması gerekir» (Raddu’l-Muhtâr, C. V. s. 136). Bu ifâdeden anlaşılan şudur: Örfün mûteber olabilmesi için onu herkesin (veya ilgililerin) bilmesi, «böyle bir âdet yoktur» diye itiraz edilememesi gerekir. Bu hale gelen âdet, davranış ve tasarruflar -nasslara aykırı olmadıkça-mûteber örf ve teâmüldür.
3.Risalemiz dikkatle okunursa lehteki nakillerin aleyhteki-lerden daha çok ve kuvvetli olduğu görülecektir.
Dr. Şafak :
,—«İmam Mâlik sebebini açıklamazsa de genellikle böyle vâ-deli ve farklı fiatla satışı doğru bulmaz» diyor ve aynı yeri kaynak gösteriyor.
Cevap :
—İmam Mâlik’in talebe ve mensupları arasında mezhebde müctehid derecesine ulaşmış zâtların açıklamalarını verdik. Bunlardan kesin ve açık olarak anlaşılan odur ki İmam Mâlik’in caiz görmediği şekil, tek fiata karar verilmeden bitirilen akittir; yâni akit bitmiştir, cayılamaz; fakat «peşin mi veresi mi ve bedel hangisidir?» konuları kesinleşmemiştir. Bu şekli tecviz etmiyen yalnız imam Mâlik de değildir. Fakat pazarlık esnasında tek fiata ve şekle karar verilmiş olmak şartıyle -vâde farkı bulunsa dahi- İmam Mâlik bunu câiz görmektedir.
Dr. Şafak :
—«Hindiyye fetyâsına kaynak teşkil eden ve İslâm fıkhının temel kaynak kitaplarından es-Serahsî merhumun el-Mebsût, cüz 13 s. 7-8 de durum ve misâl aynıdır. Orada da bu nevi satışların fâ-sid olduğu belirtilir. Zaman ve şartlarda bazı »farklılıklar olabilir ama insanların tab’ı, birbiriyle olan hukukî münâ.sebetleri iyilik ve kötülük yönünde hep aynıdır.»
Cevap :
—Biz Serahsî’nin el-Mebsût’daki ifadesini aynen terceme et
54 / VÂDE FARKI VE KÂR HADDİ
tik. Burada çok açık olarak, Serahsî’nin vâde farkını caiz gördüğü anlaşılmaktadır. Onun üzerinde durduğu nokta tek şekil ve tek fiat üzerinde anlaşarak akdi buna göre yapmaktır. Mebsût’un zikredilen metninden, başka mânâ çıkarılamaz.
Dr. Şafak:
—«Herşeyden önce materyalist ve kapitalist sistemlerde taksitle ve vâde farkı ile satış müesseseler! ticaret ve borçlar hukukuna yeni girmiştir. Orada fertler arası hukukî münâsebet hep maddî ölçü ve menfaatlerle güçlü veya zayıftır. Öyle bir cemiyette vâde farkı da belki normal ve hukukîdir. Ama unutulmamalıdır ki, İslâm’ın getirdiği hukuk sisteminde ve kurduğu cemiyette fertleri birbirine bağlayan şey maddeden çok mânevî değerlerdir. Anadolu halkı taksitle işini yürüten kişi ve ticârî işletmelere «Boş ver orası İş bitirmeyen yer veya kişidir» der. Zirâ iş bitirmek, darda olan din kardeşe yine parası karşılığı yardımdır, yoksa vâde farkı alarak iş bitirme şeklinde adlandırılmaz. Acaba şu meseleyi hukuken nasıl değerlendirebiliriz?
A, karz-ı hasen isteyen B’ye «falan şeyi hediye verirsen ödünç para veririm» der ve B de o malı A’ya verir ve ödünç para5n alırsa zâhiren hediye gibi olan şey meşru mudur? Tereddütsüz bu faiz sayılamaz, ama sebepsiz bir iktisab olup gayr-ı meşrudur. Buna evet diyorsak vâdeyi bahane ederek alman fazla parayı nasıl mal karşılığı gibi düşünebiliriz? Evet ortada bir mal var ama veresiye satışta her artan zamana göre fiat farkının da zamana muzaaf olarak artışını mala bağlı düşünüp meşru bir şey gibi göstermek güçtür, tamamen zamandan doğan bir sun’i, karşılıksız artış ve iktisabdır. Bu artışın yasaklığı için adına illâ faiz demek mi gerekir? İslâm’da her nevi sebepsiz, haksız iktisab tereddütsüz yasaktır.»
Müzâkere celsesine katılan zevattan sayın Bekir Sadak hocamız da -şifâhî olarak- şu mütâlaajn ileri sürmüşlerdi: «Vâde farkı sırf araya giren zamana dayanıyorsa, bu farkın karşılığı zaman ise ribâ bahis mevzûu olur. Şu halde bu kâr farkının neye karşılık olduğunu iyi tesbit ötmek gerekir.»
Cevap :
— Sayın Dr. Şafak’ın vâdeli satışı karz-ı hasene kıyâs etmesi kanâatimize göre isabetli değildir. Ödünç verme başka, satış başkadır. Aralarında çok önemli farklar vardır, ödünç vermede caiz görülmeyen bir çok şey satışta caiz görülmüştür. Yüz lira ödünç
VÂDE FARKI MÜTALAALARINA CEVAPLAR / 55
verene yüz bir lira ödenemez; amma bir malı yüz liraya alan 150 liraya satabilir. Haksız iktisab bahsine gelince: Önce vâde farkının İslâm’da caiz olmadığını, haksız olduğunu isbât etmek gerekir; bunu yapmadan «vâde farkı haksız iktisabdır; bu sebeple meşru değildir» demek, eskilerin tâbiriyle musâdere ale’l-matlubdur. Bizim münâkaşamız «vâde farkının İslâm’daki hükmü» üzerinedir. Biz deliller ile bunun caiz olduğunu, faiz mâhiyetinde bulunmadığını isbat ettik. Karşı görüşte olanların da mûteber deliller ile «caiz olmadığını» isbat etmeleri gerekir. Bu yapılmadan bir kazanca «haksız iktisab» demekle o kazanç haksız iktisab olmaz.
Sayın Sadak hocamızın mutâlaasma gelince: Kâr delilini açıklarken buna da temas etmiş, kârın bir çizgi değil, bir satıh olduğunu, iki sınır arasında oynadığını, vâdeli satışta üst sınırın tatbik edilmiş olacağını ifade etmiştik. Satışta mal karşılığı ödenen para ne kadar fazla olursa olsun faizden bahsedilemez; bu noktada fukahâ ittifak halindedir. Risâlede verdiğimiz nakillerden anlaşıldığına göre fukahâ, zaman sebebiyle fiat farkını da caiz görmekte ve bunu faiz saymamaktadır. Mala, değerinden fazla para ödenmiş ise burada gabn-i fâhişten (fâhiş fiatla satıştan) bahsedilebilir. Vâdeli, vadesiz satışlarda fâhiş fiat uygulanırsa akit yine sahihtir; ancak bazı fukahâya göre aldanan fesih dâvası açabilir.
Vâde farkının illeti ve karşılığı yalnızca zamandır da denilemez. Celseye katılanlardan Sayın Celâl Yeniçeri’nin, Prof. M. Ha-midullah’tan naklettiği üzere vâde farkının sebeplerinden birisi ilâver külfettir. Malını satıp parasını alan işini bitirmiştir. Malını satıp parasını alamıyan alacağını yazmak, takip etmek, tahsil etmek, bunun için masraf etmek gibi külfetlerle karşı karşıyadır. Bütün bunlar bir farka tekâbül eder:
İslâm’da meşru kazanç yalnızca emeğin mahsûlü değildir. Tarlasını, evini, dükkânını kirâya veren, sermayesini şirkete yatıran kişi hiçbir emek sarfetmeden kazanç ve kâr sağlar. Malını veresiye satan tâcir, bir müddet o malın bedelini alamıyacak, onunla yeniden mal alıp satamıyacak, kazançtan mahrum kalacaktır. Başka sebeplerle bu paraya ihtiyaç duyduğunda onu elinde hazır bulamıyacaktır. Bu mahrûmiyet de mâkul bir kâr farkının meşrû sebebi olabilir.
Vâdeli satışta mal verilmiş, para alınmamıştır. Tahsil edilmemiş alacaklar için her zaman bir riziko bahis mevzûudur. Bu riziko tahsil edilememe ihtimâlini ve enflasyon ihtimâlini ihtiva eder. Bu da kârın farklı tutulmasına sebep teşkil edebilir.
Farzedelim ki -yukarıda arzettiğimiz mütalaalara rağmen- vâde farkının İlletini bulamadık. Bu durum, mezkûr farkın faiz veya haksız iktisab olduğunu söylememiz için yeterli değildir. Bir ke-
56 / VÂDE FARKI VE KÂR HADDİ
re müctehidler faizin illetini tesbit etmişlerdir; vâde farkında bu illet mevcut değildir; bizler yeni illetler icach edemeyiz. Sâniyen dört mezhebin mûtemed ulemâsı vâde farkını caiz görmüşlerdir. Onların caiz gördüklerine biz haksız iktisab diyemeyiz.
Dr. Şafak ;
Sedd-i zerîadan bahsederek «Vâde farkına caiz demenin birçok kötü neticelere yol açacağını» ifade ediyor.
Cevap :
— Sedd-i zerîa prensibi, harama ve zarara giden yolu tıkamayı gerektirir; bu doğrudur. Ancak bu prensibe dayanarak helâl bir şeye haram denemez. Allah ve Rasûlü’nden başka hiçbir kimsenin helali haram, haramı helâl kılma selâhiyeti yoktur. Kötülüğe yol açma bahsine gelince biz deriz ki asıl kötü neticelere yol açan davranış vâde farkı ile satışı menetmektir. Çünkü bu menedilince tüccar malını peşin satmaya yönelecek, mala ihtiyacı olan, elinde parası da bulunmayan kişi ödünç para arayacak, onu da bulamayınca faizle para almaya kalkışacaktır. İşte bu haram yolunu tıkamak için de caiz olan vâde farkını menetmemek gerekir.
Dr. Şafak :
«Sahâbe devrinden itibâren birçok müctehidin kabul ettiği bu usûl» diye ifâde ettiğimiz bey’u’l-ıyne hakkında «Kaynaklarda yalnız Ebû-Yûsuf’un buna taraftar olduğu, diğer fakihlerin böyle bir satışın aleyhinde oldukları görülür» diyor ve ka5mak olarak da İbn-i Hazm’ın el-Muhallâ’sını gösteriyor.
Cevap :
— İbn-i Hazm de bir müctehiddir ve el-Muhallâ’da bu nevi satışı şu İfade ile takdim ettikten sonra uzun uzadıya müdâfaa etmektedir: «Bir malı, belli bir fiat karşılığında peşin -veya kısa, uzun vâde ile- satan kimse aynı malı sattığı kimseden aynı fiatla veya daha ucuza, yahut da daha pahalıya peşin ve -uzun, kısa vâde ile- veresiye satın alabilir...» (C. IX, s. 47 vd.) İbn-i Hazm, Ebû-Hanîfe ve Mâlik’in bunu tecviz etmediklerini kaydettikten sonra onların görüşlerini reddetmiye çalışır. İmam Şâfiî el-Umm İsimli eserinde aynı görüşü (bu nevi satışın caiz olduğunu) müdâfaa eder. (c. III, s. 68). İbn Âbldîn meşhur eserinde Ebû-Yûsuf’e. atfen «bu satışı yapanların sevaba gireceklerini» kaydeder. (C. IV, s. 269, 307, 308). Muamele adı da verilen bu usûl, OsmanlIlar dev-
VÂDE FARKI MÜTALAALARINA CEVAPLAR / 57
rinde yaygın olarak tatbik edilmiş, aradaki farkın yüzdesi bile tes-bit edilerek sû-i isti’mallerin önüne geçilmeye çalışılmıştır. (Ebu’s Su’ûd, Ma’rûzât, K. el-Büyû’, birinci mesele; Fetâvâ-yı Ali Efendi, İst. 1324, C. I. s. 332). Sahabe devrinden itibaren bu satışın caiz olduğunu söyleyenler arasında Zeyd b. Erkam, İbn-i Ömer, İbn-i Şîrîn, Şafiî, Ebû-Yûsuf, İbn-i Hazm gibi müctehidler vardır (Yu-kardaki kaynaklar). Buna göre bizim ifademiz gerçeğe uygundur.
Şunu da kaydedelim ki biz, «araya böyle bir satış muâmelesi sokarak borç vermeyi» tasvîb edenlerden değiliz. Yalnız «bu caiz olursa vâde farkı ile satışın evleviyetle caiz olması gerekir.» demek üzere lyneden bahsettik.
Dr. Şafak yazılı tenkitlerinin sonunda: Peşin fiatma vadeli satışın hem ticarî ve İktisadî hayatımız, hem de dinî ve uhrevî hayatımız bakımından hayırlı olacağını, bunu teşvik etmemiz, bunun için çareler aramamız gerektiğini ifâde ediyor.
Cevap :
— Biz de risâlemizin sonunda aynı hususu teşvik ettik. Ticârî sermâyenin rolünün asgarîye indirildiği, faizin tamamen kaldırıldığı, fâizsiz kredi müesseselerinin kurulduğu bir cemiyette peşin fiatma vadeli satış -herkesin ihtiyâcını karşılayacak ölçüde- gerçekleşebilir; ayrıca peşin para ile satmalmak isteyenler istedikleri zaman faizsiz para bulabilirler; bunu biz de cân u gönülden isteriz, böyle bir düzenin kurulması için gayret edilmesini vazife biliriz. Ancak mesele helâl ve haram mevzûunda fetvâ vermeye, gerçeği araştırmaya dayanınca, hislerimizi, temennilerimizi bir tarafa bırakır, ilme ve kaynaklara teslim oluruz. Risâlemizle ortaya koymuş olduk ki İslâmî kaynaklarda, vâde farkı ile satışın caiz olduğu görüşü ağır basmaktadır.
Şüpheler bahsini kapatırken iki mütâlaaya daha yer vermemiz gerekiyor:birebir ürünler sundu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder