cep telefon modelleri,nden islam bilgisi67

 cep telefon modelleri


cep telefon modelleri,nden islam bilgisi67 bugün sizin icin elimizden gelen gayreti gösteriyoruz ve sizin icin cep telefon modelleri cok emek harcıyorve sizlere daha güzel bilgiler vermek icin
cep telefon modelleri cok calısıyor ve cep telefon modelleri diyorki Bu hadîs-i şerîfde, îmânın lügat ma’nâsını düşünmemelidir. Çünki lügat ma’nâsı', tasdîk ve inanmak demek olduğundan, arab câhillerinden, bu ma’nâyı bilmiyen kimse yokdur. Nerde kaldı ki, Eshâb-ı kirâm bilmemiş olsunlar. Cebrâîl aleyhisselâm, îmânın ma’nâsını Eshâb-ı kirâma öğretmek istiyordu. Bunun için, islâmiyyetde neye îmân denildiğini sormakdadır. Resûlullah ‘‘sallallahü aleyhi ve sellem” de, îmânın belli altı şeye inanmak olduğunu şöyle bildirdi:Önce, Allahü teâlâya inanmakdır) buyurdu. îmân demek, keşf ile bularak veyâ vicdânla bularak, yâhud bir delîl ile aklın anlaması yolundan veyâ seçilmiş, beğenilmiş bir söze güvenerek ve uyarak, belli altı şeye can ve gönülden inanmak ve dil ile de söylemekdir.Bu altı şeyden birincisi, Allahü teâlânın vâcib-ül-vücûd ve hakîkî ma’bûd ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmakdır. Dünyâ âleminde ve âhıret âleminde bulunan herşeyi, maddesiz, zemansız ve benzersiz olarak yokdan var eden, ancak Allahü teâ-lâdır diye kesin inanmakdır. [Her maddeyi, atomları, molekülleri, elementleri, bileşikleri, organik cismleri, hücreleri, hayâtı, ölümü, her olayı, her reaksiyonu, her çeşid kuvveti, enerji nev’lerini, hareketleri, kanunları, rûhları, melekleri, canlı cansız her varı yokdan var eden ve hepsini, her ân varlıkda bulunduran yalnız O’dur]. Âlemlerde olan herşeyi, [hiçbiri yok iken, bir anda] yarat-dığı gibi, [her zeman, birbirlerinden de var etmekdedir. Kıyâmet zemanı gelince, herşeyi bir ânda] yine yok edecekdir. Her varlığın yaratanı, sâhibi, hâkimi O’dur. O’nun hâkimi, âmiri, üstünü yokdur diyerek inanmak lâzımdır. Her üstünlük, her kemâl sıfat, O’nundur. O’nda, hiçbir kusûr, hiçbir noksan sıfat yokdur. Dilediğini yapabilir. Yapdıkları, kendine veyâ başkasına fâideli olmak için değildir. Bir karşılık için yapmaz. Bununla berâber, her işinde, hikmetler, fâideler, lutfIar, ihsânlar vardır..Kullarına iyi olanı, yarar olanı vermeğe, kimisine sevâb, kimisine azâb yapmağa mecbûr değildir. Âsîlerin, günâh işliyenle-rin hepsini Cennete koysa, fadlına, ihsânına yakışır. Itâ’at, ibâdet edenlerin hepsini Cehenneme atsa, adâletine uygun olur. Fekat, müslimânları ve ibâdet edenleri Cennete sokacağını, bunlara sonsuz ni’metler, iyilikler vereceğini, kâfirlere ise. Cehennemde sonsuz azâb edeceğini dilemiş ve bildirmişdir. O, sözünden dönmez. Bütün canlılar îmân etse, itâ’at etse, O’na hiçbir fâidesi olmaz. Bütün âlem kâfir olsa, azgın, taşkın olsa, karşı gelse, O’na hiçbir zarar vermez. Kul, birşey yapmak dileyince, O da isterse, o şeyi yaratır. Kullarının her hareketini, her şeyi yaratan O’dur. O dilemezse, yaratmazsa, hiçbir şey hareket edemez. Yukarıda bildirilen beş temelden en üstünü, (Kelime-i şehâ-det) söylemek ve ma’nâsına inanmakdır. Bundan sonra üstünü, nemâz kılmakdır. Dahâ sonra, oruç tutmak, dahâ sonra, hac et-mekdir. En sonra, zekât vermekdir. Kelime-i şehâdetin en üstün olduğu, sözbirliği ile bellidir. Geri kalan dördünün üstünlük sırasında, âlimlerin çoğunun sözü, yukarda bildirdiğimiz gibidir. Kelime-i şehâdet, müslimânlığın başlangıcında ve ilk olarak farz oldu. Beş vakt nemâz, bi’setin onikinci yılında ve hicretden bir sene ve birkaç ay önce mi’râc gecesinde farz oldu. Ramezân-ı şerif orucu, hicretin ikinci senesinde, Şa’bân ayında farz oldu. Zekât vermek, orucun farz olduğu sene, Ramezân ayı içinde farz oldu. Hac ise, hicretin altıncı senesinde farz oldu. Üstünlük sırasında, en son zekât gelmekde, farz olma zemanları sırasında ise, en son hac gelmekdedir.Bir kimse, islâmın bu beş şartından birini inkâr ederse, ya’nî inanmaz, kabûl etmezse, yâhud alay eder, saygı göstermezse, ne’ûzübillah, kâfir olur. Bunlar gibi, halâl ve harâm olduğu, açık olarak ve sözbirliği ile bildirilmiş olan başka şeylerden birini de kabûl etmiyen, ya’nî halâle harâm diyen veyâ harâma halâl diyen de kâfir olur. Dinde zarûri ma’lûm olan, ya’nî, İslâm memleketinde yaşıyan câhillerin bile işitdiği, bildiği, din bilgilerinden birini inkâr eden, beğenmiyen, kâfir olur.Meselâ domuz eti yimek, alkollü içki içmek, kumar oynamak ve kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, erkeklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanına çıkmaları harâmdır. Ya’nî, Allahü teâlâ yasak etmişdir. Allahü teâlânın emrlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezheb, erkeklerin avret yerlerinin, ya’nî bakması ve başkasına göstermesi yasak edilmiş olan uzvlarının sınırlarını farklı olarak bildirmişlerdir. Her müslimânın, bulunduğu mezhebin sınırladığı avret yerini örtmesi lâzımdır. Buraları açık olanlara, başkalarının bakmaları da harâmdır. Yalan söylemek, dedikodu, gîbet, iftirâ, hırsızlık, hiyle, hiyânet, kalb kırmak, fitne çıkarmak, başkasının malını ondan iznsiz kullanmak, işçinin, taşıyıcının ücretlerini vermemek, devletin kanûnlarma uymamak, hükümete karşı gelmek, vergileri ödememek de günâhdır. Bunları kâfirlere karşı da, kâfir memleketlerinde de yapmak harâmdır]. Câhillerin bilemiyeceği kadar meşhur ve zarûri olmıyan şeyleri câhillerin bilmemesi küfr olmaz. Fısk, ya’nî günâh olur.Küfrü, günâhları diler ise de, bunlardan râzı değildir. O’nun işine, kimse karışamaz. Niçin böyle yapdı. Şöyle yapsaydı demeğe, sebebini sormağa kimsenin gücü ve hakkı yokdur. Şirkden, küfrden başka, herhangi büyük günâhı işleyip, tevbesiz ölen kimseyi, dilerse afv eder. Küçük bir günâh için dilerse azâb eder. Kâfir, mürted olarak ölenleri hiç afv etmi-yeceğini, bunlara sonsuz azâb edeceğini bildirmişdir.Müslimân olup, (Ehl-i kıble) olup, ibâdet edip, fekat, i’tikâ-dı (Ehl-i Sünnet) i’tikâdına uymıyan ve tevbe etmeden ölen kimseye, Cehennemde azâb edecek ise de, böyle (Bid’at sâhibi) müsli-mânlar. Cehennemde sonsuz kalmıyacakdır.Allahü teâlâyı, dünyâda baş gözü ile görmek câizdir. Fekat, kimse görmemişdir. Kıyâmet günü, mahşer yerinde, kâfirlere ve günâhı olan mü’minlere, kahr ve celâl ile; sâlih olan mü’minlere ise, lutf ve cemâl ile görünecekdir. Mü’minler, Cennetde, cemâl sıfatı iic görecekdir. Melekler ve kadınlar da görecekdir. Kâfirler, bundan mahrûm kalacaklardır. Cinnîlerin de mahrûm kalacaklarını bildiren haber kuvvetlidir. Âlimlerin çoğuna göre, (Mü’minle-rin makbûl olanları, her sabah ve akşam, derecesi aşağı olanlar ise, her cum’a günü ve kadınlar, dünyâ bayramı gibi, yılda birkaç kerre, tecellî-i cemâl ile ve rü’yetle müşerref olacaklardır).Şeyh Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, fârisi (Tekmîl-ül-!mân) kitâbında buyuruyor ki: Hadîs-i Şerîfde buyuruldu ki, (Kıyâmet günü Rabbinizi, ondördüncü ayı gördüğünüz gibi görürsünüz!). Allahü teâlâ dünyâda anlaşılamadan bilineceği gibi, âhıretde de anlaşılamadan görülecekdir. Ebül Hasen-i Eş’ârî ve imâm-ı Süyûtî ve imâm-ı Beyhekî gibi büyük âlimler, meleklerin de Cennetde Allahü teâlâyı göreceklerini bildirmişlerdir. İmâm-ı a’zam Ebû Ha-nîfe ve başka âlimler, cinnin sevâb kazanmıyacaklarını ve Cennete girmiyeceklerini, ancak mü’min olanlarının Cehennemden kurtulacaklarını bildirdiler. Kadınlar, dünyâdaki bayram günleri gibi senede birkaç kerre göreceklerdir. Mü’minlerin kâmil olanları, her sabah ve akşam, diğerleri ise Cum’a günleri göreceklerdir. Bu fakîre göre, mü’min kadınlar ve melekler ve cin de bu müjdeye dâhildirler. Fâtımat-üz zehrâ ve Hadîcet-ül kübrâ ve Âişe-i sıddîka ve diğer ezvâc-i tâhirât ve hazret-i Meryem ve hazret-i Âsiye gibi kâmil ve ârif hâtûnların diğer kadınlardan müstesnâ tutulmaları uygun olur. İmâm-ı Süyûtî de buna işâret etmekdedir.J Allahü te-âlânın görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünki Allahü teâlânın işleri akl ile anlaşılmaz. Dünyâ işlerine benzemez. [Fizik ve kimyâ bilgileri ile ölçülemez.] Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yokdur. Allahü teâlâ, madde değildir.Bunun gibi, küfre sebeb olan şeyleri söyliyen kimseve mülhid veyâ zındık denir. [Mevlânâ Hâlid hazretleri], bu cevâblardan sonra (Dikkat ediniz!) buyuruyor. Bununla ikinci cevâbın daha sağlam olduğuna işâret ediyor. [(Mülhid) ve (Zındık), kendisinin müsli-mân olduğunu söyler. (Mülhid) bu sözünde samîmîdir. Kendisinin müslimân olduğuna, doğru yolda bulunduğuna inanmakdadır. (Zındık) ise, İslâm düşmanıdır. Islâmiyyeti içerden yıkmak, müsli-mânları aldatmak için müslimân görünmekdedir.Allahü teâlâ üzerinden, gece gündüz ve zeman geçmesi düşünülemez. Allahü teâlâda, hiçbir bakımdan, hiçbir değişiklik olmı-yacağı için, geçmişde, gelecekde şöyledir, böyledir denemez. Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulûl etmez. Hiçbir şeyle birleşmez. Allahü teâlânın zıddı, tersi, benzeri, ortağı, yardımcısı, koruyucusu yok-dur. Anası, babası, oğlu, kızı, eşi yokdur. Her zeman, herkes ile hâzır ve herşeyi muhît ve nâzırdır. Herkese can damarından dahâ yakındır. Fekat, hâzır olması, ihâta etmesi, berâber ve yakın olması, bizim anladığımız gibi değildir, O’nun yakınlığı, âlimlerin ilmi, fen adamlarının zekâsı ve Evliyânın keşf ve şühûdü ile anlaşılamaz. Bunların iç yüzünü, insan aklı kavrıyamaz. Allahü teâlâ, zâtında ve sıfatlarında birdir, hiçbirinde değişiklik, başkalaşmak olmaz.Allahü teâlânın ismleri (Tevkifi) dir. Ya’nî, islâmiyyetde bildirilen ismleri söylemek câiz olup, bunlardan başkasını söylemek câiz değildir. [Meselâ.Allahü teâlâya âlim denir. Fekat, âlim demek olan fakîh denmez. Çünki, islâmiyyet, Allahü teâlâya fakîh dememiş-dir.. Bunun gibi, Allah adı yerine, tanrı demek câiz değildir. Çünkü tanrı, ilâh, ma’bûd demekdir. Meselâ, hindlilerin tanrıları öküzdür, denilmekdedir. (Birdir Allah, O’ndan başka tanrı yok) denilebilir. Başka dillerdeki Dieu, Gott ve God kelimeleri de, ilâh, ma’bûd ma’nâsına kullanılabilir. Allah adı yerine kullanılamaz].Allahü teâlânın ismleri sonsuzdur. Binbir ismi var diye meş-hûrdur. Ya’nî, ismlerinden binbir tanesini insanlara bildirmişdir. Muhammed aleyhisselâmın dîninde, bunlardan doksandokuzu bildirilmişdir. Bunlara (Esmfi-i hüsnâ) denir.Allahü teâlânın ((Sıfât-ı zâtiyye) si altıdır. Bunları yukarda bildirmişdik]. (Sıfât-ı sübûtiyye) si, (Mâtürîdlyye) mezhebinde sekizdir. (Eş’ariyye) mezhebinde^ise yedidir. Bu sıfatları da, zâtı gibi, ezelîdir, ebedîdir. Ya’nî sonsuz olarak vardırlar. Mukaddesdir-1er. Mahlûkların sıfatları gibi değildirler. Akl ile, zan ile ve dünyâ-dakilere benzetilerek anlaşılamazlar. Allahü teâlâ, bu sıfatlarından birer örnek, insanlara ihsân buyurmuşdur. Bunları görerek, Allahü teâlânın sıfatları biraz anlaşılabilir.
Meleklere îmân şöyle olmalıdır: Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Ortakları değildir. Kızları değildir. Kâfirler, müşrikler, öyle sandılar. Allahü teâlâ, meleklerin hepsini sever. Allahü teâlâ-nın emrlerine itâ’at ederler. Günâh işlemezler. Emrlere isyân etmezler. Erkek ve dişi değildirler. Evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayât sâhibi, diridirler. Abdüllah bin Mes’ûd “radıyallahü anh” hazretlerinden gelen haberde, meleklerden bir kısmının çocukları olduğu, İblîs ve cin bunlardan olduğu bildirilmekde ise de, bunun cevâbı kitâblarda uzun yazılıdır. Allahü teâlâ, insanları yaratacağını buyurduğu zeman, (Yâ Rabbî! Yer yüzünü ifsâd edecek ve kan dökecek mahlûkları mı yaratacaksın?) gibi meleklerin (Zelle) denilen soruları, bunların ma’sûm, suçsuz olmalarına zarar vermez.Allahü teâlâyı düşünmek, anlamağa kalkışmak câiz değildir. Allahü teâlânın sekiz sıfât-ı sübûtiyyesi, zâtının aynı da değildir, gayrı da değildir. Ya’nî sıfatları, kendisi değildir. Kendisinden başka da değildir. Bu sekiz sıfat:Hayât, ilm, sem’, basar, kudret, kelâm, irâde ve tekvîn’dir. Eş’ariyye mezhebinde, tekvîn sıfâtı, kudret sıfâtı ile birdir. Me-şiyyet de, irâde demekdir.Allahü teâlânın sekiz sıfâtından herbiri basitdir, bir hâldedir. Hiçbirinde, hiçbir değişiklik olmaz. Fekat, mahlûklara te’alluk bakımından herbiri çokdur. Bir sıfatın mahlûklara te’alluku, etkisi bakımından çok olması, bunun basit olmasına zarar vermez. Bunun gibi, Allahü teâlâ, bu kadar çeşidli mahlûkları yaratdı ve hepsini, her ân, yok olmakdan korumakdadır. Fekat, O, yine birdir. O’nda değişiklik olmaz. Her mahlûk, her ân, her bakımdan O’na muhtâcdır. O, hiç kimseye muhtâc değildir.îmânın altı temelinden İkincisi: (O’nun meleklerine inanmakdır). Melekler, cismdir. Latîfdir. Gaz hâlinden de dahâ latîfdirler. Nûrânîdirler. Diridirler. Akılıdırlar. İnsanlardaki kötülükler, meleklerde yokdur. Her şekle girebilirler. Gazlar, sıvı ve katı olduğu gibi ve katı olunca, şekl aldığı gibi, melekler de güzel şekller alabilirler. Melekler, büyük insanların bedeninden ayrılan rûhlar değildirler. Hıristiyanlar, melekleri, böyle rûh sanıyor. Enerji, kuvvet gibi, maddesiz de değildirler. Eski felesoflardan bir kısmı, böyle sanıyordu. Hepsine (Melâike) denir. Melek, elçi, haber verici veyâ kuvvet demekdir. Melekler, her canlıdan önce yaratıldı. Onun için, kitâblara îmândan önce, bunlara îmân edilmesi bildirildi. Kitâblar da. Peygamberlerden öncedir. Kur’ân-ı kerîmde de, inanılacak şeylerin ismi, bu sıra ile bildirilmekdedir.Cezâyı, azâbı bildiren kelâm, birşeyi haber vermek değildir ki, afv edince, yalancılık olsun. Yâhud, va’d etdi-ği ni’metleri vermemesi câiz değil ise de azâblan afv etmesi caizdir. Akl da, insanlar arası kanûnlar da, âyet-i kerîmeler de, böyle olduğunu göstermekdedir.Bir mâni’ sıkıntı olmadıkça, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîf-lere açıkça anlaşılan ma’nâları vermek lâzımdır. Bunlara benzı-yen başka ma’nâ vermek câiz değildir. [Fekat, kelimelere, bındört-yüz sene önce Hicâzda kullanılan ma’nâları vermek lâzımdır. Ze-manla değişip, bugün kullanılan ma’nâları vererek terceme yapmak doğru değildir]. (Müteşâbihât) denilen âyet-i kerîmelerde, anlaşılamıyan gizli ma’nâlar vardır. Bunların ma’nâsını, ancak Allahü teâlâ bilir ve kendilerine (İlm-i ledünnî) verilen pek az seçilmiş büyükler, kendilerine bildirildiği kadar, anlıyabilir. Başka kimse anlıyamaz. Onun için, müteşâbih âyetlerin, Allah kelâmı olduğuna îmân etmeli, manâlarını araşdırmamalıdır. Eş arî hebindeki âlimler, böyle âyetleri, kısaca veya geniş olarak (Te’^D etmek câiz olur dedi. Te’vîl demek, kelimenin Çeşidlı ma naları arasından meşhûr olmıyanı seçmek demekdir. Mesela (Allahın eli, onların ellerinin üstündedir) âyet-i kerîmesi, Allahü teâlânın kelamıdır. Allahü teâlâ, bununla ne demek istiyor ise, öylece inandım demelidir. Bunun ma’nâsını ben anlıyamam, ancak Allahü teala bilir demek, en iyi yoldur. Yâhud Allahü teâlânın ilmi, bizim ilmimiz gibi değildir. İrâdesi bizim irâdemize benzemez. Bunun gibi, Allahü teâlânın eli de, kulların elleri gibi değildir demelidir.Allahü teâlânın indirdiği kitâblarda, ba’zı âyetlerin yalnız okunması, yâhud yalnız ma’nâsı veyâ ikisi birden (Nesh) edilmiş, Allahü teâlâ tarafından değişdirilmişdir. Kur’ân-ı kerim, butun kitâbları nesh etmiş, hükmlerini yürürlükden kaldırmışdır. Kur’ân-ı kerîmde, kıyâmete kadar, hiçbir zeman, yanlışlık, unutulmak, ziyâde ve noksanlık olmaz. Geçmişdeki ve gelecekde ı bütün ilmler, Kur’ân-ı kerîmde vardır. Bunun için, bütün kıtab-lardan üstün ve kıymetlidir. Resûl-i ekrem “sallallahu aleyhi ve sellem” efendimizin en büyük mu’cizesi, Kur’ân-ı kerırndır. Bütün insanlar ve cin bir araya gelse, hepsi, Kur’ân-ı kerimin en kısa sûresi gibi bir söz söyliyebilmek için uğraşsalar, sc^lıyemezler. Arabistanın belîğ, edîb, fasîh şâirleri bir araya geldi. Çok uğraşdı-1ar Üc kısa âyet gibi bir söz söyliyemediler. Kur an-ı kerime karşı duranıadılar. Vşkuıa döndüler. Allahü teâlâ, ıslâm düşmanlarını, Kur’ân-ı kerîm karşısında âciz mağlûb etmekdedır. Kur’ân-ı kerîmin âyetleri, insanların nazmına, veznli olmıyan nesrine, kâfiydi sözlerine benzemiyor. Bununla berâber, Arabistandaki edîblerin, belîğlerin sözlerinin yapı taşı olan harflerle söylenmişdir.Semâvî kitâbların bize bildirileni yüz dörtdür. Bunlardan on suhuf (Adem) aleyhisselâma, elli suhuf Şis (Şît) aleyhisselâma, otuz suhuf (Idrîs) aleyhisselâma, on suhuf (İbrâhîm) aleyhi.s.selâ-ma indirildiği meşhûrdur. (Tevrat) Mûsâ aleyhisselâma, (Zebur) kitâbı^ Dâvud aleyhisselâma, (Jncîl) kitâbı îsâ aleyhisselâma ve (Kur’ân-ı kerîm) Muhammed aleyhissalâtü vesselâma nâzil olmuş inmişdir. ’Bir insan, emr vermek veyâ yasak etmek veyâ birşey sormak, bir haber vermek istese, önce bunları zihnde düşünür, hâzırlar! Zihnde bulunan bu ma’nâlara (Kelâm-ı nefsî) derler. Bu ma’nâla-ra arabî, fârisî veyâ türkçe denemez. Çeşidli dillerde söylenmesi, bunların başka başka ma’nâlar almasına sebeb olmaz. Bu ma’nâ-ları anlatan sözlere (Kelâm-ı lafzf) denir. Kelâm-ı lafzî, çeşidli dillerle anlatılabilir. Bundan anlaşılıyor ki, kelâm-ı nefsî, başka sıfatlar gibi, meselâ ilm, irâde, görmek... gibi, kelâm sâhibinde bulunan, basît, değişmez, ayrı bir sıfatdır. Kelâm-ı lafzî ise, kelâm-ı nefsîyi anlatan ve insanın kulağına gelen ve söyliyenin ağzından çıkan harfler topluluğudur. İşte Allahü teâlânın kelâmı, hiç susmak olmıyan ve mahlûk olmıyan ve zâtı ile bulunan, ezelî ve ebedî bir kelâmdır. Sıfât-ı zâtiyyesinden ve ilm, irâde gibi sıfât-ı sübûtiy-yelerinden başka olarak, başlı başına bir sıfatdır.Kelâm sıfatı da basîtdir. Hiç değişmez. Harfli, sesli değildir. Emr, yasak, haber vermek gibi ve arabî, farisî, ibrâni, türkçe, Süryâni olmak gibi başkalaşması, parçalanması yokdur. Böyle şekller ajmaz. Y^ılmaz. Zihn, kulak ve dil gibi âletlere, vâsıtalara muh-tâc değildir. Şu kadar var ki, bunların hepsinden, bilinen varlıklardan başka bir varlık olarak anlaşılabilir. Hangi dil ile söylemek istense, söylenebilir. Böylece, arabî söylenirse, Kur’ân-ı kerîm denir. ibrâni olarak söylenirse, Tevrâtdır. Süryânî olunca, Incîldir. (Şerh-ul-mekâsid) kitâbında, yunânî söylenirse Incîl, Süryânî olunca, Zebûrdur diyor.cep telefon modelleri sizin icin sundu.




cep telefon modelleri,

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder