Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- Cep Telefonu Modelleri
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Seo Fiyatlari
- Seo calismasi
- Spot İphone
- Spot Telefon
- Spot Samsung
- replika samsung s4
- replika samsung s5
- replika samsung note 3
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- replika telefon google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- Samsung İphone Cep Telefonu Aramalari
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus
replika satış ve birebir ürünler,den islam bilgileri55
replika satış ve birebir ürünler,den islam bilgileri55 bugün sizin icin replika satış ve birebir ürünler islam bilgisi sunuyor evet arkadaslar bu yazırları okumanız icin elimizden gelen geyreti gösteriyoruz sizinde bildiginiz gibi bizde bu güzel yazıları iszlere sunuyoruz replika satış ve birebir ürünler diyorki Bazı kere de hiç muttali olmadığı gayba ve müstakbele ait vukuatı bildiriyordu; ve bunlar ayniyle çıkıyordu. Kendi hissiyatını ve sözlerini, hiç bir vakitte, Cibril vasıta-slyle aldığı vahiylerle karıştırmadı. Hattâ kendi sözlerini Kur’ana karıştırırlar diye, korkusundan bunların yazılmasına da bir müddet müsaade etmedi.
Vahiyler, hiç bir vakitte, müşterek ve umûmî lisana Hakkında Tetebbüler» ünvanlı eserin mukad-demesine ait mütaleada, izah edildi, oraya ve bilhassa halife Hazreti Ebu Bekir’in nutkuna müracaat buyurulsun. Vahiylerin hiç bir vakitte insan sözüne benzemediği de yukarıda, bu esere müteallik bir başka mütaleada ispat edildi. Doğrusu hıristiyanlarca Incil'i yazanların, hattâ bu arada Hazreti İsa'dan sonra Senpol tarafından hıristiyon edilmiş olan Luka'nın bile sözleri hıristiyanlarca vahy ve ilham addedildiği halde Hazreti Peygamber'in, her biri bir levhaya yazılarak, baş üzerine asılmağa lâyık olan sözlerinin vahy addedilmesi hususunda gösterilen bu muhalefet ve taannüde hayrette kalmamak mümkün değildir.Allahın her günkü ev hayatı işlerine müdahalesi Mu-hommed'e (S.A.V.) ve esbabına pek tabiî bir şey göründü. Muhcmmed’in (S.A.V.) iradesi gibi telâkki edilmek lâzım geleceği kanaati hâsıl oldu. Mukaddema bir iş yapılmazdan evvel âyet nâzil olurken sonraları, yapıldıktan sonra nâ-zil olmağa başladı. Hattâ bazan hiç nâzil olmadı. Eshabı, Muhammed'i (S.A.B.) itirazsız, takip ediyorlardı. O’nun hayatının son iki senesinde hiç bir vahy nâzil olmadı» deniliyor.Eshab-ı Kiram'm tamamiyle İnkıyadı Hazreti Peygamber'in hâiz olduğu sıfat ve mertebeyi hakkiyle anladıklarına pek açık bir delildir ve bundan dolayı kendileri tebrike şayandırlar. Vakıâ o. Cenabı Allahın halifesidir. İslâm Di-ni’nin tesisi için lâzım geien salâhiyet, fazilet ve meziyetlerin cümlesi ona verilmiştir. Vahye muhtaç ve mütevakkıf olan hususlarda kendisine vahiy geldi, ona tevfik-i hareket etti. Diğer hususlarda kendi reyiyle hareket ve icabı halinde, eshabiyle meşveret de etti. Lâkin kendi emrini Cenabı Allaha hiç bir vakit isnad etmedi.
Müellif, eserinin 377'nci sahifesine dercettiği haşiyede Resulü Ekremin, meyveleri telkih için erkek hurma çiçeklerinin dişi hurma çiçekleriyle birleştirildiğini gördüğü zaman. «Zannetmem ki; bunun bir faydası olsun» demesi üzerine telkihden vazgeçtiklerini görünce: «Bu iş kendilerine fayda veriyorsa devam etsinler ben yalnız fikrimi söyledim; Allah böyle söylüyor demedim. Allahın söylemediği şeyleri Allaha atfetmek iddiasında değilim» buyurduğunu hikaye ediyor. Bu sözler müddeamızı ispata kâfidir.Hayatının son iki senesinde hiç bir vahy gelmedi» sözü doğru değildir. Vahy, ömrünün sonuna kadar devam etti. Mesela. « ri ba » yani faiz hakkında olan âyetler, irtiha-Imden ancak bir kaç gün evvel, nâzil oldu. «Bugün size dininizi ikmal ve üzerinizde olan nimetimi itmam ettim Sızın için, din olmak üzere. İslâm Dini'ni ihtiyar ettim» (228) mealinde olan âyet de Resulü Ekrem veda haccmda Arafat Dağı nda mevkifde iken vahy olundu. Bu âyet-i kerimeden dini ahkâmın tamam olduğu anlaşıldığından Ebu Bekri Sıd-dik bunu işitince. Hazreti Peygamberin vefat edeceğini anladığından, ağlamağa başladı.Müellifin beyanatından vahyin vukuunu kabul etmemesinin üç sebepten neşet ettiği anlaşılıyor:
Birincisi — Cenab-ı Allahın, Hazreti Peygamber’in âile ayatına müteallik işlerine, meselâ zevcelerine ve bilhassa Zeyneb ile izdivacına müdahale etmesini Allahlık şanınc layık görmemesidir. Lâkin biz. Cenab-ı Allahın gönderdiği peygamberinin âile hayatına müteallik bir iki hâdiseye müdahalesini Allahlık şanına aykırı bir şey görmüyoruz. Çünkü, bunun evvelki peygamberler hakkında da vuku bulduğunun mukaddes kitapta bir kaç misalini görüyoruz Meselâ. Incil'de Cenab-ı Allahın Hazreti Meryem'i, kendisiyle içtima etmezden evvel hâmile kalmasından dolayı «Meryem'i kabul etmekten korkma. Zira onun rahminde
Hazreti Ömer bu adamın boynunu vurmak için izin istediyse de Peygamber Efendimiz ruhsat vermedi. Sonra bu adam hakkında şu âyeti kerime nâzil oldu; «Münafıklardan bazıları sadakaların —yani ganimetlerin ve zekatın— taksimi hususunda seni ayıplarlar. Eğer onlara sadakalardan istedikleri kadar verilirse razı olurlar, verilmezse hemen darılırlar. Eğer Ailah ve Peygamberin verdiği şeye râzı olup da Allah bize elverir; Allah bize fadi ve kereminden vereceği gibi Peygamber de verecektiri.Hazreti Peygamber, Müellifeye ziyâde hisse verme-sinin oniarm imanına itimadı olmamasından nâşi kalble-rini hoşnud ederek, İslâm Dini'ne bağlılıklarını kuvvetlendirmek maksadına mebni olduğunu beyan buyurmuştur. Bu maksadın husûle geldiği de evvelâ husumet gösteren Ebu Süfyan’ın sonra bir gözünü Taif Muharebesı'nde kaybettiği gibi diğerini de Yermük Muharebesi'nde feda etmesinden ve Mekke'de artık fitne ve şûrişten eser kalmama-sından anlaşılmaktadır.Resulü Ekremin vaktiyle kendisine karşı o kadar zaman şiddetli husumet göstermiş ve muharebeler etmiş olan bu
ve İyi niyetini muhafaza ettiği ve kelimenin tam mânasiyle büyük bir adam olduğunu ve Dünya'da başka hiç bir adam hakkında bu sözlerin söylenemiyeceğini» beyan ederek ve «onun kadar derin ve devamlı bir tesir bırakmış adam yoktur» diyerek hitam veriyor.
Bir ecnebi âlim tarafından söylenen bu sözier, bizim için. Peygamberi Zişanımız Efendimizin sıdkı nübüvveti hakkında, en muteber addedilmeğe şayan olan şahadetlerdendir. Çünkü «asıl fazilet, düşmanların şehadet ettikleri fazilettir»Müellifin dinî itikadı olup olmadığını bilmiyoruz. Lâkin vahyi kabul etmemesinden ve kitapta mûcizeye müteallik olan rivâyetleri, menkıbe nevinden addederek, nazarı dikkate almamasından tabiatin kanunlarına muvafık görmediği şeyleri kabul etmediği anlaşılıyor. Tabiî ilimler mensuplarının çoğunun bu fikirde bulundukları malûmdur. Bunlar, inanmak için, etli canlı ve tartılabilecek bir cisim isterler. Eğer görmeseydiler elektrik kuvvetine de inanmı-yacaklardı. —Lâkin vahy ve mûcizelerin vukuu muhakkaktır. Dinî kitaplarda mûcizeye müteallik olan rivayetler, insan tabiatinin garaibe meyli icabından olarak, bazı mübalâğa ve efsaneler karışmış İse de, bunlar mûcizelerin mutlak sûrette inkâr edilmesine hak ve salâhiyet vermez. Resulü Ekreme vahy geldiği zaman kendisine ârız olan hali herkes görürdü. Müellif de bunun güpegündüz esbabın huzurunda vuku bulduğunu söylüv'or. Hazreti Peygamber, vahy çan sesi gibi bir sesle geldiği vakit, en soğuk günlerde bile, alnından terler döküyordu. Bazı kere avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bu esnada yanında bulunan bir kimseye dayanırsa o adam bir ağırlık hissediyordu. Maide Sûresi nâzil olduğu vakit deve üzerinde idi; deve çöktü. Vahiyden sonra bir müddet baş ağrısı devam ediyordu. Hozreti Ömer, vahy esnasında arı vızıltısına benzer bir şey işittiğini söylemiştir.Müellifin, sadakat ve samimiyetinde şüphe olmadığını defalarla tasdik ettiği zat bunu elbette sahte olarak yapmıyordu. Bu hal ne idi? Eğer itimada şayan bir şey değilse, bunun mahiyetini kanaat verecek bir surette izah ve ga-yıptan haber verecek bir kuvveti haiz olabileceğini de ispat etmeli idi. Şüphe yok ki, bu vahyi getiren Cibril idi. Cibril bir ruhdur, ilmin mazharıdır. Peygamberlere şer'î hükümleri tebliğ eden bir melektir. Muhtelif suretlerde görünebilir. Resulü Ekreme göründüğü şekil, onun heyet-i osli-yesi değildir. Efendimize Dihyetülkelbî sûresinde de gelirdi. Bu melek, müellifin zannettiği gibi, bir hayal yani hakikî vücudu olmıyan bir vehim değildir. Böyle mevhum bir şekil peygamberi, kendisinin tavsif buyurduğu veçhile, o kadar şiddetle sıkamaz ve ona, öyle istikbale ait, bazı vak'aları haber veremez.Resulü ekremin, nebi sıfatiyle, umuru şer'iyeye mahsus oiarak, Cibril vasıtasiyle aldığı vahiyden başka bir de, velâyeti hesabiyle, doğrudan doğruya aldığı vahy va»'dır. İşte, hadisi kudsi diyerek, tebliğ buyurduğu hadisler bu kabildendir. Bunları, hiç bir vakitte, kendi sözleriyle karış-tırmamıştır.Müellifin vahyi kabul etmemesinin hiç bir delile müste-nid olmayıp ancak mesleeğinde kabul ettiği bir prensibin icabından olduğu meydandadır. Kendisi teklif ettiği izah suretlerinin bazı noktaları zayıf olduğunu itiraf ediyor. Lâkin, arzettiğimiz esbaba nazaran, bunun bazı noktaları değil, esası çürüktür. Binaenaleyh, bir takım kimselerin ona inanarak, «Hazreti Muhammed'in samimiyetinde şüphe yoktur. Lâkin kendi fikirlerini Allah tarafından vahy zannetmiş» demeleri pek büyük ve küfrü mûcip bir hatadır.adamlara böyle bir lütuf ve ihsanda bulunması umum insanların saadetini temin edecek olan İslâm Dini'nin teyidim her türlü nefsanî garezlere ve dünyevî emellere tercih ettiğini açık bir surette ispat eylediği gibi Ensar’m da bu uğurda dünyevî menfaatlerini fedaya tamamiyle rıza göstermeleri herkesi meftun ve hayran edecek bir sadakat, hamiyet ve ulüvvücenab eseri olduğu meydandadır. Binaenaleyh müellifin «esbabını sırf kendi keyfiyle istihkaklarından mahrum etti» demesi pek yüksek ve İnsanî bir reyi nefsanî bir keyif addetmek yani bir fazilete denâet adını vererek büyük bir kadirnaşinâslıkta bulunmaktan başka bir şey değildir.Kur’an'daki halli kabil olmıyan tezadları Yunan felsefesinin meydana koyduğuna dair olan fıkra, müellifin Kur'-an’ın muhteviyatını lâyıkiyle idrak hususundaki aczinden neşet etmiş bir hatadan ibarettir. Kur'an'da tezat yoktur ve olamaz. Böyle bir fikirde bulunmak, onun meâni ve mezâyasını anlamamaktan ileri gelir. Biz bunu « K u r' a n Hakkında Tetebbüler» ünvanlı eserin 54'üncü sahifesine müteallik olan mütalaamızda izah ettik.Mütekellimiyn denilen âlimlerin içinde, itikada müteallik ahkâmı delilleriyle bildirmek hususuna himmet ve gayret sarfederek, dini mübine büyük hizmette bulunanlar varsa da, bir takımı da Kur'an'ın hal ve idraki âli ve ledünnî bir ilme yani marifet ve basiret nuruna mütevakKif olan bazı âyet ve tabirlerinin ilmini Eshabı Kiram gibi Allah ve Resulüne havale edecek yerde kendi zahirî ilimleriyle izaha kalkışmışlar ve bu babda mübhem, muğlâk ve biribirine muhalif bir takım reylerde bulunarak bir çok fırkaların zuhuruna sebebiyet vermişlerdir.
Bazı rivayetler zayıf veya mübalâğalı olsa bile, sahih senedlere müstenid olup, Buharî ve Müslim gibi muteber kitaplara geçmiş olanlar vüsuka şayandır. Hele Kur’an-ı Kerimde münderiç olanların vukuunda hiç şüphe edilemez. Çünkü, bunları düşmanlar bile inkâr edemeyip, ancak sihre hamletmişlerdir.
Bir kere teemmül edilsin, İslâm’ın hidâyetinde iman edenlerin çoğu fakir ve esir takımından adamlar idiler. Bunlar için İslâm’ı kabul etmekten Dünya’ca, o vakit, bir fâide husulü memul olmadıktan başka pek büyük zararlar vukua geleceği de aşikâr idi. Çünkü, onlara dünyevî menaf.i temin edebilecek olan adamlar kendi efendileri ve Ku-reyşin reisleri olup, halbuki bunlar iman edenlerin en şiddetli düşmanları idiler ve onlara en ağır işkenceleri yapmaktan çekinmediler.
Bilâl'ı Habeşî gibi köle mâkulesinden olanları İslâm Dini’nden döndürmek için dövdüler, bağlayıp yerlere sürüklediler, yere yatırıp üzerlerine kızgın taşları yığdılar. Hâsılı ellerinden geldiği kadar tazip ettiler. Hazreti Ebu Bekir bunlardan bir kaç tanesini satın alarak kurtard,. Müminlerden vakit ve hali iyi olanlar da o kadar eza ve cefa çektiler ki Habeşistan’a hicret etmeğe mecbur oldular. Lâkin tahammülün fevkinde olan eza ve cefalar kimseyi dini mübinden döndüremedi. Niçin? Çünkü, bunlar Hazreti Peygamber’in bir çok mucizesini gördüler; O nun hak peygamber olduğuna tam bir kanaat hâsıl ettiler. Son derecede samimî olarak inandılar. Yoksa öyle yalnız bjr cennet vaadinin bu kadar mihnet ve meşakkati ihtiyara kâfi olamı-yacağı bedihidir. Bu nokta güzelce mütalea edilmek ve ona göre vukuatın muhakemesine girişilmek lâzımgelir. Resulü Ekremin muvaffakiyetini temin eden şey, yalnız zekâ
sına mukarin olmıyarak, sudur eden harikalara «keramet» adı verilmiştir. Şu halde Resulü Ekrem tarafından tehaddiye makrun olan Kur'an ve şakkı kamer harikalarından başka gösterilen harikalara mûcize denilmeyipı, bunların nübüvvet alâmetlerinden sayılması lâzım gelirse de enbiyadan sâdır olan harikaların cümlesine mûcize itlakı şâyi olduğundan, biz nübüvvet alâmetierine de mûcize adını vereceğiz. Mucizelerin en büyüğü Kur'an-ı Kerimdir. Çünkü: Birincisi —onun en kısa bir suresini bile kimse tanzire muvaffak olamamıştır.Hazret! Ömer'in oğlu Abduliah'dan rivayet edildiği üzere. Kureyş tarafından, Hazreti Peygamber'i halkı İslâm’a dâvetten vazgeçirmek maksadiyle gönderilen Utbe bin Râbia ona mal ve mülk ve şeref ve daha her ne arzu ederse bunların cümlesini vaadetti. Resulü Ekrem:Bundan daha güzel bir söz asla işitmedim» dedi; ve vuku bulan talebi üzerine Efendimiz okuduğunu tekrar ettiği vakit, derhal imana geldi. Kur'anı işiden Arab şairleri, «Bu, şiir değildir, bunda başka bir halâvet vardır», Benu Şeyban Kabilesi'nin reislerinden Metruk adında bir zat,
Allaha kasem ederim ki; bu arz ahalisinin sözü değildir. Öyle olaydı biz onu bilirdik» demiştir.
Hattâ müşriklerin içinde bazı âyetlerin fesahat ve be-
lâgatine secde edenler bile oldu. Arab fasih ve beliğlerinin onun bir sûresini bile tanzirden âciz kaldıkları şu âyetlerle sabit olmuştur: «Eğer ins ve cin bu Kura’nın mislini getirmek için toplansalar ve bazıları bazılarına yardım etseler onun mislini getiremezlerdi.» (23i). «Yoksa onu (Kur’a-nı) uydurdu mu diyorlar? Onlara de ki (davanızda) sâdık iseniz onun misli on uydurma sûre getiriniz» «Yoksa onu (Kur’anı) Muhammed uydurdu mu diyorlar? Onlara de ki (davanızda) sâdık iseniz onun misli bir sûre getiriniz. Gücünüz yeterse Allahtan başkalarını da (yardıma) çağırınız» (23i). «Ve eğer kulumuza indirdiğimiz şeyde (Kur’an-da) şüphe ederseniz onun misli bir sûre getiriniz ve eğer sözünüzde sâdık iseniz Allahtan başka şehitlerinizi çağır*-nız. (Eğer) bunu yapamazsanız ve elbette yapamıyacak-sınız, odunu insanlar ve taşlar olan ateşten korkunuz. Bu ateş kâfirler için hazırlanmıştır» (234).
Mûcize, başkalarını onun mislini yapmaktan âciz bırakan şey demek değil midir? Görülüyor ki; müşriklere evvelâ on sûreyi tanzir etmeleri teklif edildiği halde sonra yalnız bir sûrenin tanziriyle iktifa ediliyor. Müşrikler bu teklife karşı ne yapabildiler? Hiç!.
Kur’an’ı tanzire yalnız Asrı saadette değil, sonra da kalkışanlar oldu. Lâkin onlar da acizlerini itiraf etmeğe mecbur oldular. Abbasiler devrinde meşhur Münşî İbni Mukaffa' buna kalkışmış ise de yanından geçen bir çocuğun: «Ey arz, suyunu yut ve ey semâ suyunu tut denildi» meâlinde olan âyeti okuduğunu işitince dönüp yazdığı şeyleri bozmuş ve şehadet ederim ki, buna muâraza edilemez.
Müminler çoluk, çocuklariyle mallarını bırakıp, Medine'ye hicretle elim bir fakru zarureti ihtiyar ettiler. Sonra da henüz iman etmiyen akraba ve taallûkatiyie harb etmeyi gözlerine aldırdılar. Meselâ Bedir Gazası’nda kardeş kardeş ile, baba oğulu ile muharebe etmek mecburiyetinde bulundu. Bizzat Peygamber Efendimizin bir amcası, Hamza, kendi yanında, diğer amcası Abbas düşman tarafında kaldı. Amcasının bir oğlu, Ali, yanında ve diğer oğlu, Âkil karşısında idi. İki kardeşin biri muhacirlerin, ötekisi Kureyşin sancaktarı idi. Hazreti Ebu Bekir düşman tarafında bulunan oğlu Abdurrohman İle mukatele etmek istedi; lâkin Peygamber Efendimiz izin vermedi. Bu kadar samimî bir iman öyle yalnız mücerred bir vaidle hiç bir vakitte temin edilemez. İşte yahudilerin eşraf ve ülema-sından Abdullah bin Selâm’ın da Islâm'ı kabul etmesi nübüvvete mahsus olan mucize ve alâmetleri görmesi üzerine vuku bulmuştur. Fikr-i âcizânemce münâfıkların reisi olan Abdullah bin Ebi Seûl'ün bile imanı öyle büsbütün sahte değildir, yalnız yahudileri sevmekten ve himâye etmekten vaz geçmemiştir. Çünkü, ölüm hastalığında Hazreti Peygamber’i yanına çağırtmış ve Peygamber Efendimizin ona: «Yahudilerin muhabbeti nihayet seni helâk etti» demesi üzerine: «Ya Resulallah! şimdi serzeniş vakti değildir. Benim için istiğfar et ve libasınla beni tekfin eyle ve namazımı sen kıl» demiştir.
Şimdi bu mûcizelerin ne gibi şeyler olduğu bilinmek istenilecektir. Bunların meşhur olanlarını burada beyan edeceğiz. Lâkin evvelâ bu babda hatıra gelmesi muhtemel olan bir itiraza cevap vereceğiz. Malûm olduğu üzere, şer’î ıstılahda peygamberler tarafından tehaddiye makrun yani hasmın aczini göstermek maksadına mebni sâdır olan harikalara «mucize» ve evliyadan, peygamberlik dâva-
lar. Halbuki onlar mağlûp olduktan sonra bir kaç sene içinde galebe edeceklerdir» buyuruluyor. Müşrikler, ehli kitap olan Rumlar’ın mağlûp olmalarına sevinmişlerdi. Ateşe tapan Fürsler yedinci sene mağlûp oldular. Hazreti Ebu Bekir müşriklerden birisiyle bu hususta bahsetmişti. Yüz deveyi kazandı.
Kur’an'a «Az kaldı ki, seni Mekke toprağındo iz’ac edip çıkarsınlar. Eğer çıkarmış olsalardı senden sonra ancak az vakit ikamet ederlerdi» buyuruluyor.
Resûllü Ekrem, İslâmın bidayetinde, Mekke’de Kurey-şin fevkalâde eza ve cefalarından dolayı eshabı kirama Habeşiştan'a hicret etmek üzere ruhsat vermiş ve kendi de, Hazreti Osman'ın teklifi üzerine, hicret etmeyi tasavvur etmiş ise de, bu hususta bir İlâhî emir olmadığından bundan vazgeçmişti. Bu âyet-i kerime nâzil oldu. Filhakika Mekke’yi terk ile Medine’ye hicret ettikten hemen bir sene sonra, kendisini hicrete mecbur eden müşriklerin çoğu Bedir Ga-zası’nda katlolundularYoksa Kureyş müşrikleri bir yekvücut ve mansur bir cemaatiz mi derler? Yakın da o cemaat bozulup arkalarını çevirecektir» (^) mealinde olan âyet nâzil olmuştu. Bedir Gazası’na başlanacağı esnada Hazreti Peygamber bir gölgelikte namaz kılıp, uzun bir dua ettikten sonra, zırhını giyerek ve bu âyetin sonunu okuyarak meydana çıktı. İslâm askerinin üç misli nisbetinde olan Kureyş ordusu büsbütün münhezim oldu ve en ileri gelenlerin çoğu katledildiler. Hazreti Ömer. «Bu ayet nâzil olduğu vakit acaba hangi cemiyet bozulacak derdim. Bunu şimdi anladım» dedi.
Kur’anda «Kâfirler insanları Allah yolundan menetmek için mallarını sarfederler, sonra bundan nâdim
olacaklar ve sonra da mağlûp olacaklardır» (2=8) meölinde olan âyet nâzil oldu. Kureyş sattıkları maldan hâsıl olan elli bin altun tem.ettüü bâdiye arablarından asker toplamağa sarfettiler. Bununla beraber, Mekke'nin fethi günü mağlûp oldular.
Kur’anda «Biz Kur'anı inzal ettik ve biz onu elbette hıfzedeceğiz» (2=^) buyurulmuş. Ve Kur’an-ı Kerim müddeti mevcûdiyeti olan on üç asır içinde yalnız kuvvetli bir düşmanın onu mahvetmesinden değil, her türlü tağyir ve tahriften mahfuz kalmıştır. Kabul edilen metinden farklı bir metin yoktur. Vahy olunan kitapların içinde bu meziyet ancak Kur’ana nasib olmuştur.Mekke’de nâzil olan Nahil sûresinde «Allah bir kasabayı (Mekkeyi) misal getirir. O kasaba emniyetli idi, mutmain idi. Onun rızkı her yerden bol olarak gelirdi. Sonra ehalisi nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları şeylerden dolayı, açlık ve korku libasını giydirip azabını tattırdı» (240) buyurulmuştu. Arablcr Kureyşilere, Kâbeye hizmet ettikleri için, aralarında akdolunan bir muahede mû-cibince, taarruz etm;ezlerdi. Bunla, kışın Yemen’e ve yazın Şam’a sefer ederek, ticaret yapabilirlerdi. Bu sûretle bol bol geçinirlerdi. Binaenaleyh Mekke’de açlık ve kıtlık korkusu yoktu. Allahın nimetine nankörlük ettiklerinden kıtlık oldu, üzerlerine asker sevkedildi. Açlıktan ve korkudan bir an hali kalmadılar.
hifesinde bunun müellifine: «vahiylerin âmirane ifade şekli, ilân edilen itikadın fikir ve nazar neticesi olmayıp, başka şahıslar müstesna olmak üzere, Muhammed'e (S.A.V.) verilen vahy neticesi olduğuna kalbieri inandırmağa meyyaldir» dedirten şey, bu ulviyet ve tesirdir.
Bcrtelemisentiler «Muhammedin Hayatı» ün-vanlı kitabının 187’nci sahifesinde: «Kur'an'a Arab Diii’nin kıyas kabul etmiyecek şaheseri göziyle bakılabilir. Şeklin güzelliği, bütün âlemin müttehiden verdiği rey mucibince, mevzuunun azametine müsâvidir. Fikirler kani olmazdan evvel kalbler müncezib olurdu. Bu teshirin hiç bir vakitte bir kimse tarafından daha ileri götürülmediğine inanmalıyız. Kur'an için yazıldığı lisanın âbidesi kalmak pek büyük bir faydadır ve beşeriyetin bütün dinî tarihinde buna benzer bir şey görmüyorum» demiştir. Kitabımızın baş tarafında zikrolunduğu veçhile, Stanley Leynpol’ de: «Hiç kimse bu dikkate şayan kitabı heyecansız okuyamaz» diyor.Üçüncüsü — Eğer Kur'an-ı Kerim mucize plmıyaydı Eshabı kiramın içinde bunu anlıyacak adamlar bulunacağı ve bundan samimiyetlerine halel geleceği tabiî idi. Halbuki bu samimiyet Resulü Ekremin irtihaline kadar arttı, eksilmedi.
Dördüncüsü — Altı yüz bu kadar sahife teşkil eden Kur'anı on iki yaşında bir çocuk ezber okuyabiliyor. Çünkü «Biz onu nasihat almak için kolaylaştırdık. Nasihat alan var mı?» buyurulmuştur.Beşincisi — Kur'an istikbale âid bir takım vukuatı haber vermiş ve bunların cümlesi tahakkuk etmiştir. Bunların bazılarını zikredelimBeni Kureyza-nın yerleri muhacirlere taksim edildi. İki yıl sonra Hayber de yahudüerden alındı.
Olabilir ki Allah sizinle adâvet ettiğiniz o kimseler (Mekke müşrikleri) arasında muhabbet peyda eder, (onlara imanı nasip eder de dost olursunuz) Allah kadir ve Allah mağfiret edici ve rahîmdir» mealindeki âyet nâzil oldu. Mekke seferinde bütün Mekke ahalisi müslü-man oldular.
Kur'anda: «Biz sana Kur'anı okutacağız, sen onu unutmıyacaksın» (^) buyurulmuş ve Hazreti Peygamber, okuyamadığı ve yazamadığı halde, Kur'anı ezber okurdu. Bazı âyetler nâzil oldukça bunları ait oldukları yerlere yazdırırdı. Sonra sûreyi okurken o âyeti yerinde okurdu. Ve âyetlerin sırasını hiç şaşırmazdı.
Kur'an'da «Hak dini bütün dine gâlib kılmak için Peygamberini ayni hidayet olan Kur'an ile, hak din ile gönderen odur velevki müşrikler istemesinler» (^^) buyurulmuş ve İslâm Dini emsali görülmemiş bir sür'atle etrafa yayıldığı gibi bugün de şâir dinlere tercihen kabul edilmekte olması haysiyetiyle galebe etmiştir. Ve umûmi din meziyetlerini haiz biricik din olması cihetiyle galebe ve tefevvukta devam edeceği şüpheden vârestedir.
Mekke'de nâzil olan Âlâ Sûresi'nde «Onlar Allahın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise nurunu tamamlar, velev kâfirler istemesinler» mealindeki ayet nâzil oldu. türlü türlü mânalar çıkarmışlardır. Bunların hepsi doğrudur. Lâkin asıl maksud olan mânaları anlamak, ancak ârif olan âlimlere (mutasavvıflar) nasip olmuştur. İşte bütün şek ve şüpheleri izale edecek ve insana tezelzül kabul etmez bir iman verecek olan şey, bu ilimdir. Çünkü, tevhidin sırlarını, kâinatın hakikatini, mebde ve meadini —zannî değil, şü-hudî olarak— bildiriyor: «Büyük Filozoflar» ün-vanlı eser-i âcizâneme müracaat buyurulsun.replika satış ve birebir ürünler sizin icin sundu.
replika satış, birebir ürünler
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder