Sayfalar
- Ana Sayfa
- Replika Telefonlar
- Kore Mali Telefonlar
- Cep Telefonu Modelleri
- Cep Telefonu Fiyatlari
- Seo Fiyatlari
- Seo calismasi
- Spot İphone
- Spot Telefon
- Spot Samsung
- replika samsung s4
- replika samsung s5
- replika samsung note 3
- replika samsung note 4
- birebir ürünler
- replika telefonlar
- replika telefon google link
- ucuz canta modelleri ve fiyatlari
- ikinci el satilik cep telefonlari
- cep telefonu dokunmatik ekran tamiri fiyati
- Samsung İphone Cep Telefonu Aramalari
- Replika Telefon > Modelleri, Siteleri, Fiyatlari
- Replika Samsung S8 Edge > Cep Telefonu, Fiyatlari
- Replika İphone 8 Plus
replika telefondan islam bilgisi3
replika telefondan islam bilgisi3 evet kaldıgımızy yerden yine devam ediyruz ve replika telefon sizler icin diyorki Harman yapılan ürünleri 'mek için, tarla yâni toprak birinden, la, işçilik diğerinden olmak ve mah-özleşilen nisbette (mikdârda) arala-paylaşmak üzere, kurulan şirket. Baya verilmiş bir toprağı, toprak başkasına satarsa, alan kimse toprak uncaya yâni mahsûl kaldırılıncaya bekler. Yâhut mahkeme yolu ile satışı ırur. (îbn-i Âbidîn)
DELİFE
B-i mükerremede Minâ ile Arafât ara-bulunan, Âdem aleyhisselâmla M Havvâ’nın yeryüzünde ilk buluştuk-îr.
esnâsında Arafât’tan dönüşte elife’de bir müddet durmak vâcibdir. I aleyhisselâm hazret-i Havva ile ilk k Müzdelife’de buluştu. (İbn-i ym)
(Kurban bayramından önceki gün) 5İ Müzdelife’de yatmak sünnettir, t’dan Müzdelife’ye gelip burada yatsı olunca, akşam ve yatsının farzları bir-rdınca cemâat ile kılınır. Akşam nama-
Meş’ar-il-haram denilen yerde ortalık aydınlanıncaya kadar vakfeye durulur. Güneş doğmadan önce Minâ’ya hareket edilir.
(Mevkufâtî)
Hac ve ömre için ihrâma girerken, Mekke’ ye. Medîne’ye girerken, Müzdelife’de vakfeye dururken, cenâze yıkayacağı zaman, hacâmat (kan aldırma) olduktan sonra, Kadr, Arefe, Berât geceleri ve deli iyi olunca, çocuk bâliğ ve kâfir müslüman olunca gusl etmeleri (boy abdesti almaları) müs-tehâbdır. (Ebû Bekr Ali)
MÜZİLL
Bâzı kullarını aşağı ve zeıîl eden mânâsına Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden).
MÜZZEMMİL SÛRESİ
Kur’ân-ı kerîmin yetmiş üçüncü sûresi. Müzzemmil sûresi, Mekke’de nâzil oldu (indi). Yirmi âyet-i kerîmedir. İlk âyet-i kerîmede geçen el-Müzzemmil kelimesinden dolayı Sûret-ül-Müzzemmil denilmiştir. Müzzemmil, örtünüp bürünen demektir. (îbn-i Abbâs, Râzî, Taberî)
Allahü teâlâ Müzzemmil sûresinde meâlen buyuruyor ki:
Ey örtüye bürünen (Muhammedi) Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur*ân okui Doğrusu biz sana taşıması güç bir görev vereceğiz. (Ayet: 1, 5)
Kim Müzzemmil sûresini okursa, Allahü teâlâ ondan dünyâda ve âhi-rette zorluğu kaldırır. (Hadîs-i şerif-Kadı Heydâvî Tefsiri)
(Bkz. Ilm-i Nahv),
NÂİB
1- Hac ibâdetinde birine vekâlet eden. Vekil. Allahü teâlâ bir hac ibâdeti ile üç kişiyi Cennetle koyar: 1) Haccı vasiyet edeni, 2) Vasiyeti infâz edeni (yerine getireni), 3) Nâib olarak hacca gideni, ‘(Hadîs-i şerîf-Beyhekî)
Nâib olarak hacca giden masraftan fazla bir şey alamaz. Nâiblik ticârî maksatla olmaz. Nâib olarak hacca gideceklere yakışan esas maksat: Beyt-i muazzamayı (Kâbe’yi) ziyâret ve dolayısıyla öteki kişiyi borçtan kurtarmak için ona yardımcı olmaktır. (îbn-i Hümâm)
Hacda nâibliğin şartlarından biri de nâibin, hacca gidip gelmekten âciz olanın parasıyla haccetmesidir. (M. Zihni Efendi)
Nâib, hacda isrâf ve cimrilik etmemek şartıyla yerine hac yaptığı kimsenin parasını sarf eder ve hac dönüşü de artan parayı kendisine veya vârisine iâde eder (verir). (M. Zilmiş Efendi)
2- Kâdı vekîli.
OsmanlI Devleti'nde Mevâlî adı verilen büyük kâdılar (hâkimler), bâzan hizmetlerinin bütününü, bâzan da bir kısmını, yerine getirmek için yerlerine kâdı evsafını (şartlarını) taşıyan ehliyet (bilgi ve tecrübe) sâhibi birini tâyin ederlerdi. Bu sebeble bulundukları beldelerin kazâlarına nâibler gönderirlerdi. Nâibler vazifelerine göre; Arpalık nâibi. Ayak nâibi, Bâb nâibi, Kazâ nâibi, Mevâlî nâibi gibi kısımlara ayrılmışlardır. (îslâm Târihi Ansiklopedisi)
NAlM CENNETİ
Sekiz Cennet’ten beşincisi.
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
îmân edip de sâlih ameller işleyen kimseleri, onların Rabbi, îmânları sebebiyle kendilerine ağaçları altından ırmaklar akan Naîm Cennetlerine kavuşturan yolu gösterir. (Yûnus sûresi: 9i
ictihâd derecesine varamayıp, sâdet tehid (Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i; den hüküm çıkarabilecek dereceye olan) âlimlerin verdikleri fetvâları (d lere verdikleri cevâbları) nakleden Fıkıh usûlü âlimlerine göre, müftîni verenin) muctehid olması lâzımdır, hid olmayıp, mukallid (bir mücteh olan, uyan) bir âlime müftîdenilmei zîdir, hakîkî olarak değildir. Nâkille lan, meşhûr fıkıh kitaplarından kitapları, meşhûr olan mütevâtir I gibi kıymetlidir Müftî). (îbn-i.
NÂKIS
Eksik, noksan, kusurlu.
Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında rinde (işlerinde) ortağı ve benzeri O’nda kemâl (kusursuz) sıfatlar olr eksik ve âciz olurdu. Aciz (güçsüz) olmak Allahü teâlâ hakkında n imkânsızdır. (Kutbüddîn-i Îznikî) Bu yolda (tasavvuf yolunda) çalışr yenin önce îtikâdını, inancını, haf âlimlerin bildirdiklerine göre dC lâzımdır. Sonra herkese lâzım olan gilerini öğrenmelidir. Bundan s öğrendiklerini yapmalıdır. Ondan î zamânında Allahü teâlâyı zikn anmalıdır. Fakat zikir yapmasını k tişmiş) ve mükemmil (yetiştiren) zâtdan öğrenmesi şarttır. Nâkıs öğrenirse, kemâle eremez. (îmâ bânî)
NÂKIS TEMİZLİK
Kadının âdetinin kesilmesinden beş gün devâm etmeyen veya âde içinde kan görmediği günler (Bı
Temizlik).
NAKİ’
Hurma veya kuru üzüm soğuk sl lıp şekeri suya çıktıkdan sonra elde edilen sıvı.
kuru üzümden yapılan nakînin tc olursa, damlası dahi haram olur maz ve tadı keskin olmazsa, içilı
KSrIİAi ilû holâl nlıır iİhn-i Âhidîı
umarın acıyarak bakışları, manevi ıklara şifâdır. Talebelerini bir bakışla i ve âhirete düşkün olmaktan kurtarır-ıkat şimdi bu yol (Nakşibendiyye) ele BZ olmuştur, örtülmüş, görülmez ıtur. Bu yolda olduklarını söyleyenler üklerin izlerinden ayrılmış, o büyük leri elden kaçırmışlardır. (Ahmed lî)
Ş-i KADEM-I NEBÎ
ımber efendimizin sallallahü aleyhi Hem mübârek ayaklarının taş üzerin-zi.
inli pâdişâhlarından sultan birinci Ihamîd Han’ın kabri İstanbul Sirkeci’ ördüncü Vakf hanı karşısında köşe-türbededir. Oğlu dördüncü Mustafa la bu türbededir. Türbede, Yeni Câmi ıdaki duvarda bulunan dolaba yerleş-iş taşta Resûlullah efendimizin (sallal-ıleyhi ve sellem) Nakş-ı kadem-i şerîf-levcûddur. (Ayuansarâyi) bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesinin [âmirini Sultan ikinci Mahmûd Han ’dı. Nakş-ı kadem-i Nebí, birinci Mah-Han’ın emri ile saraydan türbeye geti-Türbenin câmi tarafındaki duvarına ^tirildi. (Ayvansarâyî)
.İN (NA’LEYN)
eri, üstü açık ve tasmalı ayakkabı. izi, na’lın veya mest ile kılmak, çıplak a kılmaktan efdâldir. Böylece yahûdî-uyulmamış olur. Hadîs-i şerîfde; iûdilere benzememek için na-ları na*hn ile kılınız** buyruldu, lullah ve Eshâb-ı kirâm sokakta giy-'I na’lın ile kılarlardı. Na’lınları temiz idi 0scid-i Nebí kum döşeli idi. Kirli na’ girilmezdi. (Hâdimî ve Muhamrned ihmed)
3 Mûsâ'ya "Çıkar na'lınını" denirken zerinde O'na "Sen çıkarma" deniyor.
(Yûsuf Nebhânî)
MAHREM
ncı, kendisiyle evlenilmesi haram ol-
mez. Giderse, haccı kabül olur ise de haramdır. Hacca giden bir erkek ile muvakkat (geçici) nikâhlanması da câiz değildir. (Nahlüsî, Kâşânî)
NÂMUS
Irz, edeb, ar, hayâ.
Kcıdın» beş vakit namazını kıldığı, nâmusunu koruduğu ve kocasına itâat ettiği zaman, Cennet*e istediği kapıdan girer. (Hadîs-i şerîf-Kitâh-ül-Metcer-iir-râ bih)
Midesini, nâmûsunu ve iffetini korumak kadar faziletli ibâdet yoktur. (Muhamrned liâkır) Ramazan ayı, İslâm dininin nâmusudur. Aşikâre oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Bu aya hürmet etmiyen, İslâmiyet’in nâmus perdesini yırtmış olur. (Seyyid Abdülhahim)
Nâmus-ı Kkber: Peygamber efendimize vahy getiren ve dört büyük melekten biri olan Cebrâil aleyhisselâm, Cibril (Bhz. Ceb-râil).
Nâmus-ı İlâhî: İslâm dini (Hkz. İslâmiyet).
Nâmus-ı Rabbâni: İslâm dini (Bkz. İslâmiyet).
NÂR
Ateş: Cehennem, (Bkz. Cehennem).
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde meâlen buyuruyor ki:
Ameli ve iyiliği ile kim dünyâ hayâtını ve zînetini isterse, onlara dünyâda güzel amellerinin karşılığını bol bol veririz. Ecirlerinden hiç bir şey eksik bırakılmaz. (Fakat) onlar 1 için âhirette, karşılık olarak, sâdece nâr vıırdır. (Hûd sûresi: 15)
Kalbinde hardal tânesi kadar îmân olan hiç bir kimse nâra girmez; kalbinde hardal tânesi kadar kibr (yâni küfr) bulunan hiç bir kimse de Cen-net*e girmez. (Hadîs-i şerîf-Müslim) Allah korkusundan gözyaşı döken kimseyi nâr yakmaz. (Ka'b-ül-ahbâr)eğişmeyen dînî ilimler, er, aklın, insan dimâğı gücünün üstündedir. Bunlar hiç bir zaman atından değiştirilemez. Dinde laz sözünün mânâsı budur. Naklî ille-i şer’iyye (dört ana kaynak) tâb (Kur’ân-ı kerîm), sünnet, icmâ erin yâni Kur’ân-ı kerîm ve îtlerden hüküm çıkarabilen âlim-rliği) ve kıyâsdan (müctehidlerin ınnet gibi kaynaklara dayanarak lükümlerden) çıkarılmıştır. .Din <1 ile öğrenilir. Din bilgilerini önce ler sonra gelenlere bildirmişler-Ihakîm Ar vâsi)
tr, ten ilimleri ile anlaşılmaz. Fen îisimleri ve cisimlerdeki olayları iceler.Bunlar üzerinde deneyler İde ve olayları anlar ve anladıkla-. Gördüklerinden hissettiklerin-fa çıkamazlar. Bundan dışarıya tesinin dışına çıkmış olur. His n, incelenemeyen deney yapıla-lular, ten bilgisinin dışında kalır, ılarda ten adamının sözü kıymet-mmiyetsiz olur. Bir ten adamı, yokdur” deyince, meleğin varlı-ıcelenemez, deney ile anlaşıla-: isterse, bu sözü tenne uyar. Fa-le isbât edilemediği için meleğin anılmaz demek istiyorsa, hiç kıy-Çünkü bu sözü ile kendisi tennin akta, tenne uymamaktadır. Rûh, Cennet, Cehennem gibi ten ındaki varlıkları madde ve olay 1de aramak ve deneyle anlaşmak ten adamına yakışmaz.
‘ Harpûti)
NDİYYE
Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn-i ^etlerinin ve talebelerinin tâkib ırîkat. Allahü teâlânın sevgisini kşettiği için Nakşibend lakabı ammed Behâeddîn Buhârî haz->awutda tâkib ettiği yola, ismine kşibendiyye adı verilmiştir. Bu ıra Nakşibendî denilirdi.
Mübarek el-Buhârî)
Sessiz zikr (zikr-i hatî) yapan tarîkatlar, hazret-i Ebû Bekr’den gelmiş olup, yol gösterici rehberlerinin adına göre; Taytûriyye, Yeseviyye, Medâriyye, hakîkî olan Bektâ-şiyye, Nakşibendiyye, Ah râriyye, Ahmediyye-i müceddidiyye ve Hâlidiyye gibi isimler almışlardır. (Abdullah ı Dehlevî)
Nakşibendiyye yolunun kurucusu olan Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî hazretleri buyurdu ki: “Bizim yolumuz Urvet-ül'-Vüskâ’ya çıkar, yâni Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine uymak ve Eshâb-ı kirâmın (Peygamber etendimizin arkadaşlarının) hâllerine bakmaktır. Bunun için bu yolda az bir amel (hayırlı iş) büyük tütûhâtlara netîcelere sebeb olur. Sünnete uymak büyük bir iştir. Bu yoldan yüz çeviren, dînini tehlikeye atmış olur. (Şâh-ı Nakşibend)
Bizim yolumuz, Allahü teâlânın gösterdiği kurtuluş yoludur. Çünkü bu yol, sünnete uymak ve Eshâb-ı kirâma tâbi olmaktır. Bu sebeble bizim yolumuzda az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak ve riâyet etmek sabır ve tahammül ister. Biz bizim yolumuza girenleri istersek cezbe (çekme) ile, dilersek bir başka usûlle terbiye ederiz. Çünkü rehber olan âlim, bir tabîbe (doktora) benzer. Hastanın hastalığını derdini tesbit eder ve ona göre ilâç verir. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Biz sonda ele geçecek şeyleri başa yerleştirdik. (Behâeddîn-i Buhârî)
Nakşibendiyye yolunun büyükleri ile berâ-ber olanda huzûr ve cem’iyyet (topluluk) ve dünyâya şuursuzluk (ilgisizlik) ve Allahü teâlânın cezbeleri hâsıl olur. Kalbine, rûhuna bir çok şeyler ihsân edilir. (îmâm-ı Rabbânî)
Nakşibendiyye yolunun yüksekliği, sünnete yapıştıkları ve bid’atlerden kaçındıkları içindir. Bunun içindir ki, bu yüksek yolun büyükleri yüksek sesle zikir etmekten bile sakınmışlardır. Kalb ile sessiz zikir etmeği emir buyurmuşlardır. Sünnete yapışarak ve bid’atten (dinde sonradan ortaya çıkarılan şey) kaçınarak kıymetli şeyler elde etmişler
miş biri Cehennemce gitmişdir...
(Hadîs-i şerîf-Milel ve Nihâi ve Tırmızî) îsâ aleyhisselâmin tebliğ ettiği nasrânîlik ile göğe yükseltilmesinden sonra te’sis edilen ve hıristiyanlık adı verilen nasrânîlik birbirinden çok farklıdır. (Ülfet Aziz es-Sa-med)
Hazret-i îsâ’nın tebliğ ettiği İsevîlik veya nasrânîlik az zaman sonra yahûdîler tarafından sinsice değiştirildi. Bolüs adındaki bir yahûdî hazret-i îsâ’ya inandığını söyleyerek, nasrânî dînini yaymaya çalışıyor görünerek hakîki Incîl’i yok etti ve îsâ, Allah' m oğludur dedi. Daha başka şeyler de uydurdu. Üç tanrı olduğu fikrini ortaya attı. Bu durumda nasrânîler ikiye ayrıldı. Hâkîkî nasrânîler, hazret-i îsâ insandır. İlah değildir. Allah’ın oğlu da değildir. Ona tapılmaz dediler. Bolüs’ün fikirlerine aldanan ve daha sonra hıristiyan adını alan nasrânîler ise, uydurma incîller ortaya attılar. Böylece hakîkî olmayan bir hıristiyanlık ortaya çıktı. (Cevâb veremedi)
NASR SÛRESİ
Kur’ân-ı kerîmin yüz onuncu sûresi.
Nasr sûresi Mekke’de nâzil oldu (indi). Üç âyet-i kerîmedir. Peygamber efendimizi, Allahü teâlânın nusret-i İlâhîsi, yardımı ile müjdelediği için sûreye, Sûret-ün-Nasr denilmiştir.
Allahü teâlâ Nasr sûresinde meâlen buyuruyor ki:
Allah*ın nusreti ve fetih gelince, sen de insanların fevc fevc (bölük bölük) Allah*ın dînine (müslümanlığa) gireceklerini görünce, hemen Rabbini hamd ile teşbih et. OCmın affetmesini iste. Şüphesiz ki O, tövbeleri çok kabul edendir. (Âyet: 1. 3)
Ey Cübeyr, yolculuğa çıktığında, arkadaşlarının içinde en iyi durumda olmak, sıkıntı çekmemek ve rızık bakımından rahat olmak istersen, Kâfirûn, Nasr, thlâs, Felâk ve Nas sûrelerini oku... (Hadîs-i şerîf-Metâlib)
Nasr sûresi, KuFûn-ı kerimin dörtte
NASS
1- Âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerîf Çoğulu nüsûs’dur
Ehl-i sünnet âlimleri nassları zâhirleri üz almışlardır. Yâni açık olan mânâlarını ^ mişlerdir. Zarûret olmadıkça nassları ti etmemişler (yorumlamamışlar), bu mâ lan değiştirmemişlerdir. Kendi bilgiler görüşleri ile bir değişiklik yapmamışlaı (Teftâzânî, Kemâleddîn Beyâdî) Nasslardan bir şeye inanmıyan veyaşü eden İmansız olur. Fakat nasslara y£ anladığı için inanmamak bid’at c “Böyle şey olmaz. Aklım kabûl etmez" c rek tahkîr ederse yine îmânı gider. Nass ve müslümanların asırlar boyunca inar birşeye uymayan söz ve işde bulunar kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her deti yapsa faydasını göremez. Çünkü îf yokdur. Meselâ bir insan; “Allahü 1 zerreleri, yaprakların sayısını, gizlili bilmez" dese îmânı gider. (Enver Şâh mîrî, Ehî Çelebi).
Nass ile bildirilmiş otan ahkâm (hüküı hiç bir zaman değişmez. Örf ve âdetle hüküm çıkarılabilmesi için, bunların ı lara muhâlif olmaması ve sâlih müslü lar arasında selef-i sâlihinden (ilk müslümanlarından) gelmiş olması lâzt (Ali Haydar Efemiu
Kâfirleri sevmemek, onlara kalb ile mantık etmek, nass ile emredilr (Abdülganî Nablüsî)
2- Fıkıh usûlü ilminde mânâsı açık ve danda olan âyet-i kerîme ve hadîs-i şe
NAS SÛRESİ
Kur’ân-ı kerîmin yüz on dördüncü vı sûresi.
Nas sûresi Medine'de nâzil oldu (indi âyet-i kerîmedir. İnsanların Allahü te sığınmalarını emrettiği için sûreye, î ün-Nas denilmiştir. (İbn-i Abbâs) Allahü teâlâ Nas sûresinde meâlen bı yor ki:
(Yâ Muhammed!) İnsanların göğü ne dâima vesvese veren, gerek ci
biri. Tasavvuf yolculuğunda adım-iye bakmak ve adımını baktığı yere
»er kadem, gönlü perişanlıktan kur-kendi iç âlemine bağlı kılar. (Mevlâ-bin Hüseyin)
mertebelere çıkmak nazar ber 3 olur. Çünkü bakılan yere basınca, 'ukarıya bakılır.Böylece ilerlenir.
t Rahbânî)
flGÂH
nazar edilen.
lamlarının kalbleri, Hakk’ın nazar-
0 kalblere girmiş olanlara da, o n nasîb erişir. (Ali Râmitenî)
rk-i edebden kûy-i mahbûb-i Hüdâ dır
h-ı İlâhîdir Makâm-ı Mustafâdır bu.
(Nâbi)
erk etmekden sakın! Burası Allahü
1 Habîbinin bulunduğu yerdir. Allahü teâlânın nazargâhıdır ve med Mustafa’nın (aleyhisselâm) dır.)
)İYYE
ığu isbât edilmemiş İlmî fikirlere Görüş ve düşüncelerden doğan stemi.
anlık nazariyyât dîni değil, amelî bir İslâmiyet, insanın rahîm ve gafûr netli ve affedici) olan »doğru yolu 1 Allahü teâlâya kendini teslim et-nektir. (Muhammed Emin Hobohn)
görücü.
Bâlâ hayy (diri), alîm (bilici), kâdir 'etici) ve mütekellim (konuşucu) onsuz zamanlarda hep hâzırdır ve Hayat, ilim, kudret ve kelâm sıfat-lansız ve mekansız olduğu gibi, nâzır olması da zaman ve mekâna ığildir. A|lahü teâlânın sıfatlarının lyledir. Allahü teâlânın hâzır olması kimse hâzır değildir. Peygamberle-limüsselâm, evliyânın ve sâlih mü’
Olacağına inanmak degii, onların ruhlarının hâzır olduklarını bilmediği hâlde gaybdan haber vermekdir. Çünkü gaybı Allahü teâlâ ve O’nun bildirdikleri bilir. (Seyyid Abdül-hakim)
2- Vakfın işlerini, dînin emirlerine uygun olarak idâre etmek üzere vâkıf (vakıf yapan) veya hâkim tarafından tâyin edilen mütevel-lînin vakıf işlerindeki tasarruflarını murâ-kabe (kontrol) etmesi ve gerektiğinde ona re’yleri (görüşleri) ile yardımcı olması için vazîfelendirilen kimse. Bâzan mütevellîye de nâzır denmiştir.
Vakfın nâzın veya herhangi vazîfelisi, suç işlemedikçe azl olunamazlar (bu vazîfele-rinden alınamazlar). Vakfı kirâya vermek, mütevellînin vazîfesidir. Hâkim, vâli karışamaz. Bir vakfın bir nâzın ve bir mütevellîsi olsa, müteveliî, nazırın haberi olmadan bir şey yapamaz. Kayyım (vakfın hizmetçisi), müteveliî ve nâzır aynı hakka sâhibdirler. (Fetâvây-ı Hayrı yy e)
NÂZİÂT SÛRESİ
Kur’ân-ı kerîmin yetmiş dokuzuncu sûresi. Nâziât sûresi, Mekke’de nâzil oldu (indi). Kırk altı âyet-i kerîmedir. Sûrenin ilk kelimesi olan ve söküp koparan ve çekip alan mânâsına gelen Nâziât’tan dolayı Sûret-ün-Nâziât denilmiştir. Sûrede; kıyâmetin şiddeti ve onu inkâr edenlerin dirilişi, yeri göğü yaratan Allahü teâlânın insanları yeniden diriltmeye kâdir olduğu bildirilmektedir. (İbn-i Abbâs, Râzî, Ebû Hayyân, Be^avî)
Allahü teâlâ Nâziât sûresinde meâlen buyuruyor ki:
Kim ki Rabbinin azametinden korkarak kendisini günâhlardan men ederse^ işte Cennet^ onun vcmacağı yerin tâ kendisidir. (Âyet: 40-41)
NÂZİL OLMAK
Yukardan aşağıya inmek, mukaddes kitab-ların vahiy yoluyla peygamberlere gönderilmesi.
Kur’ân-ı kerîm Kadir gecesinde nâzil olmaya başladı ve tamâmının inmesi yirmi üç sene sürdü. Tevrat, Incil ve bütün kitab-
Kelimeleri inci gibi yanyana dizmek. Kur’ân-ı kerîmin kelimeleri arabîdir. Fakat bu kelimeleri yanyana nazmeden Allahü teâlâdır. Bu kelimeler insan nazmı değildir. Muhammed aleyhisselâm Allahü teâlâ tarafından mübârek kalbine bildirilen şeyleri, arabça olarak da anlatmış değildir. Bu arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından naz-medilmiş olarak âyetler hâlinde gelmişdir. Cebrâil aleyhisselâm ismindeki bir melek bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed aleyhisselâm da mübârek kulakları ile işiterek ezberlemiş ve hemen eshâbına (arkadaşlarına) okumuş-dur. (Zerkânî).
Şiirler birer nazmdır. Her şâirin nazm yapma kâbiliyeti başkadır. Kur’ân-ı kerîmin nazmı, hiç bir insan sözüne benzemiyor. Kur’ân-ı kerîmin insan sözü olmadığı tec-ribe ile de isbât edilmiştir. (Seyyid Ahdül-hakîrn)
Nazm-ı tlâhî: Allahü teâlâ tarafından yanyana. dizilen mübârek sözler, Kur’ân-ı kerîm.
Kur’ân-ı kerîm nazm-ı İlâhîdir, arabçadır. Bu arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından nazmedilmiş olarak âyetler hâlinde gelmiştir. (Zerkânî)
NEBÂTİ RUH
Her canlıda mevcud olan ve doğma, büyüme, beslenme, zararlı maddeleri dışarı atma, üreme ve ölme gibi canlılık hâllerini yapan rûh.
Nebâtî rûha sâhib olan canlılarda büyüme bütün hayat boyunca yapılmaz. Muayyen bir mikdâra vardıktan sonra, bu iş durur. Beslenme ölünceye kadar devâm eder. Çünkü gıdâ olmadan yaşanamaz. (Ali bin Emrullah)
NEBE* SÛRESİ
Kur’ân-ı kerîmin yetmiş sekizinci sûresi. Nebe’ sûresi Mekke’de nâzil oldu (indi). Kırk âyet-i kerîmedir. Kıyâmet haberlerini ihtivâ ettiği için sûreye bu mânâya gelen Sûret-ün-Nebe’ denilmiştir. Amme kelimesi ile basladıöı için Amme sûresi diye de bili-
azîz Dehlevî, Ibn ı Abbas) Allahü teâlâ Nebe’ sûresinde m ruyor ki:
Muhakkak ki, Cehennen tarafından kâfirleri) bir gözet dir. Kâfir için bir dönüş ye devirler boyunca içinde h Orada ne bir serinlik tada de içilecek bir şey! Bir ha, irin içecekler. (Âyet: 21-26) Nebe* sûresini okuyan, in mekten emin olur. Allahü \ rızkını genişletir, kent mükâfât verir. O kimsi Cennette*ki yerini görü şerîf-Kâdı Beydâvî Tefsiri)
NEBİ
Yeni bir din gétirmeyen, daha ( himiş olan bir Resûlün dînine çağıran peygamber. Resûlleı peygamberler (Bkz. Peygamh Allahü teâlânın dînine çağırma Nebí arasında bir ayrılık yoktı herlere îmân etmek; aralarındî görmeyerek, hepsinin sâdık, olduğuna inanmak demektiı birine inanmayan kimse, hiç bi mış olur. (Seyyid Abdülhakîn
NEBİZ
Hurma veya kuru üzümü soğt kıp, şekeri suya geçince, ki kadar ısıtıldıktan sonra soğuyı rek elde edilen sıvı.
Nebizin tadı keskin olsa da, sa dıkça, içmesi helâl olur. Isıtıln rünce ve tadı keskin olunca (îbn-i Âbidîn)
NECÂSET
Aslı îtibâriyle veya sonradan r len bir sebeble pis olan şey mânî olup olmama yönünden; ve kaba necâset, görülüp yönünden; mer’î (görülen) ve ve akıcı olup olmama yönünde ve câmid (katı) olmak üzere dır.
n hepsini okumuş gibi olur.
mf-Kadı Beydâuî Tefsiri) ini devamlı okumayı alışkanlık en kimse, dâimâ sıhhat ve âflyet-ızara karşı okunursa, şifâ bulur. ed Osman Sâhib) ni vermekte olan kimse İçin Nas nursa, rûhu bedenden rahatça îğa girerken okuyan kimse, cin şerrinden kurtulur. Vesvesesiz, ¦âhat bir uyku uyur. (Muham-ın Sâhib)
bulunan tabut (Bkz. Cenâze). ılemî (r.anh) dedi ki: nünevverede daha önce Kur’ân-ı duğunu gördüğüm birisi vefât işi bittikten sonra na’şını taşıyıp Peygamber efendimiz oradaki-t yavaş götürünüz. AUahü sevdi. Şüphesiz o, Allah ve seviyordu** buyuTĞu. (Hadîs-i Mâce)
başına koyunca iş yapmıyanlar >ya çömelmelidir. Yehûdîler ve r gibi ayakta durmamalıdır.
izâde)
ımazı kılındıktan sonra na’şın â etmek câlz (uygun) değildir,
. (Kerderî)
mİ olmaksızın evinden kaçan ve syinden haksız yere men eden
lafaka verilmez. Geri gelince >aşlar. (îbn-i Nüceym) lisi ile birlikte oturan kocasını lekten men etmesi hâlinde hük-sayılır. (îbn-i Âbidîn) ısı) gasbettiği bir evde oturur ve eve gitmekten kaçınırsa, nâşize adın bu hususta haklıdır. Zîrâ lak haramdır. (!bn-i Âbidîn)
RİF
leri ve din büyüklerini öven şiir-
uc/ ^fcıaaı eym Kcımtir Kuıuna,
Adı güzel, kendi güzel Muhatnmed.
Mü'min olanların çoktur cefâsı,
Ahirette olur zevk ü sefâsı,
On sekiz bin âlemin Mustafâ’sı,
Adı güzel kendi güzel Muhammed.
Yedi kat gökleri seyrân eyleyen,
KürsVnin üstünde cevlân eyleyen,
Mi'râc'da, ümmetin Hakk’dan dileyen.
Adı güzel kendi güzel Muhammed.
Yûnus ne’yler iki cihânı sensüz Sen hak peygambersin şeksüz şüphesiz. Sana uymayanlar gider îmânsız.
Adı güzel kendi güzel Muhammed.
NAZAR
1- Bakmak, göz atmak.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem mis-vâkını ve tarağını yanından ayırmazdı. Mübârek saçını ve sakalını tararken aynaya nazar eylerdi. Geceleri mübârek gözlerine sürme çekerdi. (îmâ/n-ı Ahmed Kasta-lânî)
Kalb hastalıklarının giderilmesi, Allah adamlarının tedâvisi ile olur. Bunların sözleri ilâcdır. Nazarları şifâdır. Onlarla berâ-ber bulunanlar kötü olmaz. (îmâm-ı Rabbani)
Âlimin bir nazarı, bulunmaz hazînedir.
Bir sohbeti, yıllarca, bitmez kütübhânedir.
(Seâdet-i Ebediyye)
2- Düşünme, inceleme.
Aklın nazarı ile elde edilen ilim (bilgi) iki çeşittir. Birincisi bedîhî yâni düşünmeye ihtiyaç olmadan ilk bakışta elde edilen bilgi. Meselâ: bütünün, parçasından büyük olduğunu bilmek böyledir. İkincisi, İstidlâlî yâni, aklın düşünmesiyle elde edilen bilgi. Meselâ: kâinâta veondaki inceliklere bakarak, onun bir yaratıcısının bulunduğunu anlamak böyledir. (Sa’düddin Teftâzâni)
Nazar Değmesi: Göz değmesi, bâzı kimselerin gözlerinden çıkan zararlı şuâların, canlı ve cansız bir şeye bakıp beğendikleri zaman bozulmalarına sebeb olması.
Nazar değmesi hakdır. Nazarı deâen kimse
makla temizlenir. Kan, şarap, ispirto, bevl (idrar) gibi sıvı necâsetten biri bulaşmış toprak, katı necaset demektir. Katı necaset, kemer, çanta, mest, ayakkabı üzerinde olunca, uğmakla, silmekle temizlenir. (îbn-ı Âbidîn)-
Sarhoş eden bütün içkiler şarap gibi kaba necâsettir. (Halebî)
İğne* ucu kadar elbiseye sıçrayan bevl (idrâr) ve kan damlaları ile sokakta sıçrayan çamurlar ve necâset buharlarının, necâsete dokunarak gelen gazların, rüzgarın ve ahırda ve hamamda meydana gelen buharlardan, duvarlarda hâsıl olan damlaların elbiseye, yaş deriye'değmesi affedilmiştir. (Ihn-i Âbidîn)
Necâset bulaşmış ayakkabı ile cenâze namazı kılınmaz. (Alâüddîn Haskefî)
NECÂŞÎ
Habeş hükümdârı. Habeş krallarına verilen isim.
Peygamber efendimiz zamânındaki Necâşf-nin adı Eshame idi. Nasrânî (hıristiyan) iken müslüman oldu. Cenâze namazını Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Medine’de kıldırdı. (îbn-i Hişâm-Halebî)
Eshâb-ı kirâm, NecâşFnin memleketi Habeşistan’a hicret ettiklerinde, Necâşî onlara bir takım suâller sorduktan ve Peygamber efendimiz hakkında bilgi aldıktan sonra şöyle dedi: “Sizi ve yanından geldiğiniz zâtı tebrik ederim. Ben şuna inandım ki, O, Allah’ın resûlüdür. Zâten biz O’nun ismini, geleceğini Incil’de görmüştük. O Resûlü, Meryem oğlu îsâ aleyhisselâm da haber verdi. Vallahi eğer Muhammed aleyhisselâm buralarda, Habeşistan’da olsaydı gidip O’nun eşyâlarını taşır, mübârek ayaklarını yıkardım. Şimdi siz ülkemde istediğiniz gibi emniyet ve huzur içinde yaşayınız. Bana dağ kadar altın verseler, sîzlerden birini üzüntüye sokmaya râzı olmam!’’ Necâşfnin müslüman olması ve alâkası, Eshâb-ı kirâmı ziyâdesiyle sevindirip, memnun etti. (Halebî, Abdülhak-ı Dehlevî)
NECÂT
1^1 ırtı ılnrta Lı ırtı ılı le Kalâe /%lma oAİÂmAİA
maz. Kârûn ile Fir*avn ıVj ve Übey bin Halef ile bii nur. (Hadîs-i şerîf-Cennet Y(\
Bir gün terazi kurulur, dünyâ /j Helâl lokma yimeyip de, ceva^ müşküldür.
Hasta olup yıkılınca, gözler göl Can alan melek gelince, necâtbti
küldür.
(Seâdei
NECCÂRİYYE
Hicretin üçüncü asrında I-Muhammed en-.Neccâr taratır bozuk fırka.
Neccâriyye fırkasının inanışla cebriyyeye, bâzılan mûteziley Neccâriyyeye göre Allah kalbd vetini göze verir. Bu bilgi kuv\ bilir. îmân; Allah’ı, peygambe bilmek ve bunu dil ile ikrâr e mek) tir. Bunlardan birini bilm etmeyen kâfirdir. îmân artar mez. Neccâriyye fırkası Allf ilim, kudret, hayat ve diğer ez kabul etmez. Allahü teâlânı görülmeyeceğini kabûl eder. ı Bağdadî)
Yetmiş iki bid’at (sapıklık) y< dokuz fırkadır ki; hârici, şiî, m de, müşebbihe, cehmiyye, dırâ riyye ve kilâbiyyedir. (Abdülkâ
Neccâriyye fırkası, kendi aralar kerîmin mahlûk (yaratılmış açıklarken ve muhâliflerinin değerlendirirken, birbirlerini kı sızlıkla) suçlayan bir çok ko Bunlar arasında meşhûr olaı siyye, za’ferâniyye, mustadrik' ül-Keuserî)
NECDET
Yiğitlik, kahramanlık. Şecâatden (lüzumlu, faydalı iş yiğitlik göstermekten) hâsıl ol« gelen) iyi huylardan biri de nec olan kimse, korkulu hâller işlerde sabır ve sebât eder (kar
rir\ hartırın raftırmay ıı\/nııncıı
çarşıda ticârette iken) ailelerine dönecek (hâlde) değildirler n cân verirler). (Bir de kırk yıl sonra defâ) 8Ür*a nefholunmuştur. bakarsın ki onlıtr, kahirlerin-<alkıp) Rablerine doğru sür*atle ler. (Yasın sûresi: 49-50-51)
Bfha arası kırk senedir. Ondan ı Allaha teâlâ bir yağmur yağdı-i, dereden nebatın (bitkinin) bit-^ihi insanlar hayat 6ii/ar (dirilir). iki, kuyruk sokumundaki tek kemik hâriç olmak üzerey \da hiç bir şey kalmamıştır. İşte net gününde insanlary tekrar n halk olunacalzdır (yaratılacak-Hadîs-i şerif-Râmûz-ül-châdîs) let günü elbette vardır. O gün, gökler, ar ve şu üzerinde yaşadığımız erd, r, denizler ve hayvanlar, nebâtlar (bit-ve mâdenler, hâsılı her şey yok ola-. Gökler parçalanacak, yıldızlar ıcak, yeryüzü, dağlar toz olup savrula-îu yok oluş, sûr’un ilk işâreti ile ola-r. İkinci nefhasında; her şey tekrar ya-, insanlar mezardan kalkacak, mahşer ın bir yerde toplanacakdır. (Ahmed ki)
ıat-Ul-Ba*s: isrâfil aleyhisselâmm, olduğu bizce bilinmeyen sûr denilen îte ikinci defâ üflemesi ve bütün canlı-dirilmesi.
ıt-ül-ba’s ile, bütün canlıların hepsi bir dirilir. Meleklerden en önce diriltile-lanlar, Allahü teâlâya yakın olan dört rreb melekdir ki; Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil râil’dir. İnsanlardan en önce dirilecek Muhammed Mustafâ sallallahü aleyhi llemdir. (Seyyid Alizâde) ü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen rdu ki:
ımetin yok edici sardundan a, ikinci bir sûr üflenir. Bu sesey n beşeriyyet (insanlar) tâbi olur ). Bu emir ile kalkıp hâzır olur-
Zümer sûresi: 62) Bu nefhat-ül-ba’s ile 1 mahlûkât (yaratılmışlar) kabirlerin-
/^^rılırlûr Ifi HaAIAT
kıyâmetin kopacağına yakın, nasıl olduğu bizce bilinmeyen sûr’a birinci defâ üflemesi.
Zamânın sona ulaştığı ve yeryüzünde kötülük yapılarak, her yerin, herkesin kötü olduğu vakit, Allahü teâlâ, İsrâfil aleyhisse-lâma; “Ey İsrâfil! Sûr’a üfle!" buyurur, isrâ-fil aleyhisselâm, sûr’a üfler. Bu nefhat-ül-
fer’de yeryüzüne zelzele, sarsıntı düşer. Anneler, çocuklarına süt veremez olur. İnsanlar, sarhoş gibi olurlar. Kıyâmetin heybetinden ve Allahü teâlânın azâbının şiddetinden böyle olurlar. Nitekim Allahü teâlâ bu hâlden haber veriyor: **Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Şüphe yok kiy o kıyâmet sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiğinden geçer ve her yüklü kadın çocuğunu doğurur. İnsanları da hep sarhoş görürsün. Hâlbuki sarhoş değildirler. Fakat Allah*ın azâbı çok şiddetlidir.** (Hac sûresi: 1. 2) (Muhammed Kebhârnî)
NEFRET
Tiksinmek, ürküp kaçmak, iyi karşılamamak, iğrenç görmek.
Doğru yola kavuşan, hidâyete eren kimsenin nefsi gafletten kurtulup, namazın tadını duymaya, İbâdetlerden zevk almaya başlar. Günâhlardan haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. (Seyyid Abdülhakîm Aruâsî)
Halktan nefret etmek, insanların kabahatlerini saymakla başlar. Giderek bütün İnsanlığı küçümsemeye kadar varır. Daha sonra normalin dışına mübâlağaya varan davranışlarıyla eğriyi-doğruyu seçemez olur. (Ahmed Rıfat)
Büyük Islâm âlimlerini tanıyıp onları sevenler haramlardan nefret ederler. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
NEFS (NEFİS)
1- İnsanın kendisi, kişi, beden.
İnsan ben deyince, nefsini göstermektedir. (tmâm-ı Rabbani)
eden kimselerin varacakları yer muhakkak CenneVtir. (Nâziât sûresi-40)
Nefsine düşmanlık et! Çünkü o, benim düşmanımdır. (Hadîs-i kudşî-Mektûbât-ı Rabbani)
Akıllılığın alâmeti; nefse gâlib ve hâkim olmak ve öldükten sonra lâzım olanları hazırlamaktır. Ahmaklık alâmeti; nefse uyup, Allah*dan af, merhamet beklemektir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Nefsini azîz eden dînini yıkar. Nefsini zelîl eden kimse dînini azîz eder. (Mücâhid bin Cebr)
Nefsin yaratılması, insanların yaşaması, üremesi ve dünyâ için çalışmaları içindir. Allahü teâlâ nefsi böyle nice faydalar için yarattı. Fakat bütün insanlara merhamet ederek, acıyarak, nefse uymağı frenlemeleri, ona hâkim olup, zararlarını önlemeleri için insanlarda akıl da yarattı. (Şerefeddîn Yahya Münîrî)
Nefse uymaktan kurtulmak, dünyâ nîmetle-rinin en büyüğüdür. Çünkü nefs, Allahü teâlâ ile kul arasındaki perdelerin en büyüğüdür. (Ebû Bekr Tamistânî)
Nefse, günâhlardan kaçmak, ibâdet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçman daha sevâbtır. (İmâm ı Rabbânî)
Nefs-i Emmâre: îmân etmemiş, kötülüğü emr eden nefs.
Nefs-i emmâre, hiç kimsenin emri altına gir-meyip, herkese emretmek ister. Nefs-i emmâreyi yıpratmak, azgınlığını önlemek için dîne uymaktan başka çâre yoktur. (Ahmed Fârûkî Serhendî)
İnsanın bütün kötülükleri nefs-i emmârede toplanmıştır. Nefs-I emmâre hiç iyilik yapmak istemez. Hep kötülük yapmak ister. Kendisine ve başkalarına zararlı olan şeyleri sever. İnsanın dünyâ ve âhirette seâdete kavuşması için nefsine uymaması, onu zayıflatıp, zarar yapmayacak hâle getirmesi lâzımdır. (Ahmed Fârûkî Serhendî) Varlıklar içinde en câhil olanı insanın nefsi-
Hir r^rmlrr'ı Mofc-i
(Ah medFârûkî)
Nefs-i emmâre, şehveti ve j çalıştırdığı için, buna uymak gelir. İslâmiyet’e uymak ise, firenlediği, tahdid ettiği için, inj gelmektedir. Bunun için insan uymak istemez. Nefse uymak it azîz Dehleuî)
Nefs-i Levvâme: Kötü işleri dâimâ kendini kınayan ve ayıp
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde m ruyor ki:replika telefon sizler icin yazdı yazdı yazdı yorulmadan gece gündz yazdı ve iszlere sundu.
replika telefon, replika telefonlar,
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder